SonTahlil

Tasarım politiktir.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Yurttan Tasarım Meseleleri (21)

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.


Yeni Şafak Gazetesi'nin 9 Ağustos 2010 tarihli haberinden alıntıdır. [Kaynak: http://www.yenisafak.com.tr/Gundem/?i=272572

O artık film yıldızı

31 Mayıs gecesi uluslararası sularda İsrail Donanması'nın kanlı baskınına uğrayan Mavi Marmara için film şirketleri yarışa girdi. 1'i yurt dışından 4 şirket, çekecekleri yapımlarda gemiyi kullanmak için harekete geçti. Mavi Marmara bu kez kendi hikayesini duyurmak için Akdeniz'e açılacak.

O artık film yıldızı


Hatay'ın İskenderun Limanı'na demirleyen Gazze konvoyuna katılan gemilerde Birleşmiş Milletler Heyeti, sigorta firmalarının eksperleri ve savcılık incelemelerde bulunacak. Dışişleri Bakanlığı'ndan alınan bilgiye göre; gemiler bugün ya da yarın basına açılacak. Bu arada IHH yetkilileri de aynı günlerde gemide kendi incelemelerini yapacaklarını bildirdi.
ORHAN TURHAN / İSTANBUL
Gazze'ye insani yardım götürürken İsrail'in saldırısına uğrayan Mavi Marmara gemisi, Hatay'ın İskenderun Limanı'na demirledi.

9 vatandaşımızın şehit edildiği Mavi Marmara gemisinin isim hakları hafta içinde adı açıklanmayan bir film şirketi tarafından tescil ettirildi. 4 film yapımcısı da Mavi Marmara'yı çekecekleri filmlerde kullanmak üzere harekete geçti. Pana Film ise Kurtlar Vadisi-Filistin'in seneryosuna, Akdeniz'de yaşanan İsrail saldırısını dahil etti. Eğer anlaşma sağlanırsa Pana Film çekimlerde de Mavi Marmara'yı kullanacak.

YURTDIŞINDAN DA TEKLİF VAR

Edinilen bilgiye göre 3'ü yurt içinden, biri yurtdışından 4 film şirketi Mavi Marmara'ya talip oldu. İsmini açıklamayan bir film şirketi çekeceği film için Mavi Marmara adını şimdiden tescil etti. Şirket yöneticisi eğer anlaşma sağlanacak olursa Mavi Marmara adıyla yapacakları filmde tüm dünyaya yapılanları anlatma fırsatı bulacaklarını söyledi. Film şirketlerinin yoğun ilgisi, Mavi Marmara'nın Akdeniz açıklarında bir kez daha İsrail saldırısına uğrayacağını gösteriyor.

KURTLAR VADİSİ'NDEN ATAK

Talipler arasında Kurtlar Vadisi'nin yapıcım şirketi Pana Film de var. Şirket IHH yetkilileriyle görüştü. Baskınla birlikte "Kurtlar Vadisi-Filistin" adıyla yeni film yapacaklarını açıklayan yapımcılar, gemilerin İskenderun Limanı'na demirlemesiyle senaryoyu jet hızıyla değiştirdi. Mavi Marmara gemisini de senaryo içine dâhil eden film senaristleri, gemiyi filmde kullanmak için kesenin ağzını açtı. Eğer anlaşma sağlanırsa Mavi Marmara, film için Akdeniz'e açılacak.

İHH müzeye sıcak bakmıyor

Gemilere uzun vadede ne olacağına ilişkin net bilgi yok. Geminin ne olacağına dair farklı düşüncelerin ortaya atıldığını belirten iHH Yönetim Kurulu üyesi Yaşar Kutluay şunları söyledi: "Birkaç farklı düşünce var. Ancak bunlar olacak diye söylemek de yanlış olur. Kesin bir karar yok. Düşük bir ihtimalle müze olmasıyla ilgili bazı görüşler var. Ancak ilk zamanlar meraktan ziyaretin yoğun olacağı, sonrasında ise kaderine terk edileceği endişesiyle bu fikre pek sıcak bakmıyoruz. Bunun yanında Gazze'ye yardım götürmeye devam etmesi yönünde de bazı görüşler var. Son olarak da gemi Türkiye karasularında dolaşsın, insanları gezdirsin, orada programlar yapılsın diyenler. Süreç tamamlandıktan sonra netleşecek."

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Yurttan Tasarım Meseleleri (19)

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.


Cihan Haber Ajansı'nın 31 Mart 2010 tarihli haberinden alıntıdır. [Kaynak: http://www.tumgazeteler.com/?a=6051427]

Öğrenciler, Demokratik Açılım`ı somutlaştırdı

SAMSUN(CİHAN)-

Hükümetin ülkedeki etnik grupların sorunlarının çözülmesi, birlik ve beraberliğin kalıcı temellere oturtulması adına ortaya koyduğu Demokratik Açılım atağına öğrenciler de ilginç bir proje ile destek verdi. Samsun İmam Hatip Lisesi 10. sınıf öğrencisi Hatice Kübra Kirenci ile Özlem Torun `Bayrağımın Gölgesinde Ebruli Türkü` adını verdikleri proje ile Türkiye`de yaşayan 12 etnik toplumun kültürlerinin bir arada yaşatılacağı müze tasarladı. Maketini yaptıkları müzenin mimarisini de Ay-Yıldızlı olarak inşa eden öğrenciler böyle bir projenin gerçek anlamda hayata geçmesi halinde etnik gurupların birbirlerini daha tanıyıp kaynaşacakları görüşünde.

Nüfusları en fazla olanları esas alan Kirenci ile Torun, Türkler, Kürtler, Arnavutlar, Zazalar, Çerkesler, Boşnaklar, Araplar, Lazlar, Romanlar ve Gürcüler ile onların kültürlerini müze projesinde buluşturuyor. Konu ile ilgili bir yıldır fikir alışverişi yapan öğrenciler, bunun kültürler arası diyoloğa ve Demokratik Açılım`a katkı sağlayacağını düşünüyor. Uzaydan rahatlıkla görülebilecek büyüklükte tasarlanan müze projelerinin kaynağını Hacıbektaş Veli`nin `İri olalım, diri olalım, bir olalım` sözünün oluşturduğunu vurgulayan öğrenciler, bununla aynı zamanda İmam Hatip Lisesi öğrencilerinin güncel olaylara duyarlı olduklarını göstermek istediklerini belirtiyor.

Lisesinin 10. sınıf öğrencisi Hatice Kübra Kirenci, projelerinin Türkiye`deki etnik kökenleri göstermek ve insanları bu konuda bilgilendirmek amacı taşıdığını söyledi. Bu nedenle `Kültürler Müzesi` yapmaya karar verdiklerini dile getiren Kirenci, `Biz burada birliğimizi ve beraberliğimizi göstermek istedik. Bunun için de milletimizin bütünlüğünü simgeleyen Türk bayrağının ay ve yıldızını kullandık. Dolayısıyla bu müzeyi yaparken ay ve yıldızı kullandık. Geçmişten geleceğe kültürel bir köprü oluşturmak için bunu en iyi müze ile yapabileceğimizi düşündük ve bunu da göstereceğimiz en iyi yerin müze olacağına karar verdik. Müzemizin dış mimarisini bayrağımızdaki gibi ay-yıldız şeklinde yaptık. Bayrağımın Gölgesinde Ebruli Türkü. Bunun nedeni, etnik kökenler, mozaik gibi kaba bir taş şekli değil ebru sanatı gibi estetik bir görüntü oluşturmasıdır. Demokratik Açılım üzerinde sürekli düşünerek, gözlem yaparak, gelişmeleri takip ederek ve etnik grupların bazı sorunlarını görerek bu sonuca vardık. Bir olduğumuzu bir kez daha kanıtlamamız gerektiğini düşündük. Sonra ne yapabileceğimiz konusunda kafa yorduk. Ortaya da böyle bir proje çıktı.` şeklinde konuştu.

10. sınıf öğrencisi Özlem Torun ise projenin detaylarından bahsetti. Torun, `Kültürleri bütün yönleriyle yansıtmak, onların farklılıklarını ve benzerliklerini göstermek ve geleceğe taşımak isteğimiz projemizin ay bölümü, müzedir. Burada etnik grupların kültürlerini, geleneklerini ve yaşamlarını anlatan kıyafetler, eşyalar ve tarihlerine ışık tutan belgeler, belgeseller koyduk. Yıldız bölümünde ise yöresel yemeklerinin tattırılacağı restorant bulunuyor. Bunun bir ilk olacağını düşünüyoruz çünkü hiç bir müzede bu güne kadar kültürel yemekler sergilenmemiş. Ay ile yıldız arasına geçişi de yerin altından tasardık. Geçiş sırasında insanlar bu kültürleri tablolar ve müzikler eşliğinde geçecek. Atatürk, milli mücadeleye Samsun`dan başladığı için de müzenin en uygun yerinin de Samsun olacağını hayal ettik. Yarışmada finalist olursak, projemizi tüm Türkiye`ye anlatma fırsatı bulacağız.` ifadelerini kullandı. (CİHAN)

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

24 Mart 2010 Çarşamba

Yurttan Tasarım Meseleleri (15)

[Birkaç yıldır gündemde olan "Türk Tasarımı" tartışmaları bağlamında]

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.

Ntvmsnbc'de 24 Mart 2010 tarihinde yayınlanan haberden alıntıdır. [Kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/id/25073631/]



'Türk' meslekten atılsın!
Türk Mimarlar Odası’nı örnek gösteren BDP Diyarbakır Milletvekili Akın Birdal, 'Türk' kelimesinin ayrımcılık çağrıştırdığını söyledi. BDP konuyu Meclis gündemine taşıyacak.


NTV
Güncelleme: 19:20 TSİ 24 Mart. 2010 Çarşamba

ANKARA - Barış ve Demokrasi Partisi, bazı meslek örgütlerinin isimlerinin başındaki ‘Türk’ ifadesinin kaldırılması önerisinde bulunacak.

Meclis Genel Kurulu’nda söz alan Birdal, "Ben de Türküm ama bu tür isimler ayrımcılık çağrıştırıyor" dedi. Örnek veren Birdal, Türk Mimarlar Odası yerine örneğin Türkiye Mimarlar Odası denmesi gerektiğini belirtti.

BDP milletvekili, bu konuda kanun teklifi hazırladıklarını ve yarın Meclis Başkanlığı’na vereceklerini söyledi.

Etiketler: , , ,

20 Şubat 2010 Cumartesi

Yurttan Tasarım Meseleleri (13)

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.

Birgün Gazetesi'nin 27 Ocak 2010 tarihli, 13:17 saatli haberinden alıntıdır. [Kaynak: http://birgun.net/city_index.php?news_code=1265369421&year=2010&month=02&day=05]

Yazan: HÜRRİYET ÖĞDÜL (Mimar Sinan Üniversitesi Öğretim Üyesi)

KÖY KANUNU DEĞİŞİYOR; KÖYLERDE DE DÖNÜŞÜM OLSUN!--------13:30 05 Şubat 2010

1924 tarihli Köy Kanunu Cumhuriyet’in modernleşme projesinin bir parçasıydı. Kanun, modern yaşamın kurulmasıyla ilgili altmış dokuz adet mecburi ve isteğe bağlı görevi tanımlayarak köy halkını bunları yerine getirmekle yükümlü kılmıştı. Kanunun tüm maddeleri uygulandığında ortaya “İdeal Köy Modeli” çıkıyordu. İdeal köy, meydanı, köy odası, düzgün ağaçlandırılmış yolları, panayır yeri, hayvan kesim alanı, spor sahaları, asri mezarlığı ile modern, hijyenik bir yerleşme olarak öneriliyordu. Hatta daha sonra ışınsal yolları, dairesel bir formu olan bir plan geliştirildi. Zamanında bazı köyler “ideal köy” olarak planlandı. Kanunda köyün mekânsal biçimlenmesi yanında, modernleşme sürecinde bazı temel davranış biçimlerinin edinilmesi için gerekli kurallar da uzun uzun anlatılmıştır.
Bugün bakıldığında, 442 sayılı Köy Kanunu Cumhuriyet tarihinin en ilginç kanunu olmayı hak ediyor. Kanunda sanki bir çocukla konuşur gibi sade, basit bir anlatım var, hatta kanunun köy okullarında okutulması yine bir maddesinde zorunlu tutulmuş. Köylüye verilen görevler son derece ayrıntılı. Örneğin yapılması mecburi işler arasında yer alan okul ve içme suyunun getirilmesi görevleri ayrıntılı olarak şöyle anlatılmış; “Köyde maarif idarelerinin vereceği örneğe göre bir mektep yapmak (yeniden yapılacak ise köyün en havadar bir tarafına yapılacak ve mektebin herhalde bir bahçesi bulunacaktır)”, “Köye kapalı yoldan içilecek su getirmek ve çeşme yapmak, köyün içtiği su kapalı geliyorsa yolunda delik deşik bırakmamak ve mezarlıktan veya süprüntülük ve gübrelikten geçiyorsa yolunu değiştirmek”
İlk Belediye Kanunu’ndan bile önceki bir tarihte çıkarılan Köy Kanunu, bugüne kadar yenilenmeyen az sayıdaki kanundan biridir. Kanun, seksen altı yıl içinde sadece birkaç kez değiştirildi. 1939’da savaş sırasında salma konuldu, 1963’te seçimlerle ilgili bir madde ve 1985 ve 1989’da geçici köy korucularıyla ilgili maddeler eklendi. Yani Köy Kanunu’nda sadece vergi toplama, oy alma ve güvenlikle ilgili konularda değişiklik yapma gereği duyuldu.
Geçen süre boyunca Türkiye birkaç güçlü göç dalgası yaşadı, bazı köyler boşalırken, bazılarında aşırı yığılmalar oldu. Kimi köyler, kentlere benzer şekilde hızlı büyüme, kaçak yapılaşma, doğal kaynakların tüketilmesi, arazilerin ranta konu olması gibi sorunları yaşar hale geldi.
Öte yandan geçen yıllar içerisinde dünyada kırsal alanlar yeni bir döneme girdi. Birincisi, yirmi yıl öncesine kadar gelişmeyi geriden takip eden, sermaye akışlarında pürüzlü ortamlar sunan kırsal alanlar artık eskisi gibi değil. Küresel tarım politikaları sonucu devletin koruyucu rolünün giderek azalması ve tarımsal üretimin uluslararası anlaşmalar çerçevesinde biçimlenmesiyle, kırsal alanlar daha savunmasız hale dönüştü; çiftçinin gelirleri azaldı. Kırsal yoksulluk zaman içinde giderek daha ciddi bir soruna dönüşüyor.
İkincisi, artık kırsal alanlar eskisi gibi devletin biçimlendirdiği merkezi kurumsal yapılarla yönetilmiyor. Erozyona uğrayan bu yapıların yerine güçlü sivil örgütlenmeler konulmadığı sürece, kırsal alanların geleceği sermaye tarafından daha fazla biçimlenir hale gelme eğilimi taşıyor. Yani kırsal alanlarda en önemli konu yerel örgütlenmelerin güçlendirilmesi.
Tasarı Taslağı Neler Getiriyor?
2009 yılı Aralık ayının sonlarına doğru İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü yeni Köy Kanunu Tasarı Taslağı’nı kurumların görüşüne sundu. Belki de şu aralar taslak oluşturulmuş bile olabilir. Bu taslak kırsal alanlarla ilgili çok önemli değişiklikler getiriyor. Tümünü bir yazıda ele almak zor, ancak birkaç konu var ki mutlaka geniş platformlarda tartışılması gerekir.
Gerekçe kısmında belirtildiği gibi, kanunun değiştirilme amacı, son beş altı yıldır mahalli idare sisteminde yapılan değişiklikler sırasında eksik kalan parçayı –köy idaresini- bu yapılanma içinde yeniden düzenlemek. Taslak köy idaresinde olumlu-olumsuz birçok değişiklik getirmekte, aynı zamanda belki de amacını aşan derecede mekânsal sorunlara da yol açabilecek bir içerik taşımakta. Taslağın bir de planlama mesleği açısından değerlendirilmesi bu nedenle önemli.
İlk olarak köy idaresi ile ilgili birkaç önemli değişiklik şöyle özetlenebilir: ihtiyar heyetinin kaldırılarak onun yerine köy meclisinin getirilmesi; muhtara ödenek ayrılması; köyün bağımsız bütçesinin olması; köylerin nüfuslarına göre gruplanması; ve köyün görevlerinin, bütçe payının, köy meclis üye sayılarının bu gruplara göre belirlenmesi. Bunların yanı sıra tartışılması gereken başka konular da var elbet: köylerin kurulması için nüfus eşiğinin belirlenmesi (250 kişi), tüzel kişiliğin sona erdirilmesi, köylerin taşınma kararının verilmesi, köy adlarının değiştirilmesi ve köylerin Türkiye Köyler Birliği’nde temsil biçimleri.
Yerel kaynakların kullanılması, yerel örgütlenme, ifade ve temsil gücü açılarından bu değişikliklerin daha derinlemesine müzakere edilmesi gerekiyor.

Yoksa Kırsal Dönüşüm mü?
Taslağın heyecan verici yanlarından sonra, kâbusa dönüşme ihtimali yüksek bir kısmına geliyoruz: Köy yerleşmelerinin planlanması. Yürürlükteki kanuna 1987 yılında eklenen 7 maddeyle köylerin nasıl planlanacağı tarif ediliyor.
Buna göre “Köy Yerleşme Planı”, donatı alanlarını ve köyün gelişme alanlarını belirlemeye yönelik bir plan türü. Oluşturulan parseller köyde ikamet edenlere çok uygun şartlarla satılıyor ve beş yıl içinde üzerine bina yapmaları ve 10 yıl süreyle de satmamaları zorunluluğu var. Ancak belki de bu kısıtlamalardan dolayı köyler genellikle bu maddelere göre değil, kentlerde kullanılan 3194 sayılı İmar Kanunu’na göre planlanıyor çoğunlukla.
Taslağa gelirsek; köyler için iki tür plan öneriliyor Kırsal Alan Yenileme Planı ve Köy Yerleşim Planı.
Köy Yerleşim Planı, zaten mevcut kanunda da yer alan bir plan türü. Uygulama alanı var, ancak nüfus kaybeden köyler için çok da gerekli olmayan, aşırı büyüme baskısı altındaki köyler içinse yetersiz kalan bir araç. Öneride eskiye göre bir değişiklik şu; parsellerin sadece köyde ikamet edenlere değil, köy nüfusuna kayıtlı olanlara da satılabileceği, bu şekilde köye dönüşün teşvik edileceği söyleniyor. Bu kapsamda olumlu olsa bile, kentsel baskı altındaki yerlerde ve turizm alanlarında köyde yaşamayıp köy nüfusuna kaydolarak bu avantajdan yararlanılması ve zamanla köyün niteliğini kaybetmesi tehlikesi de söz konusu.
Taslakta önerilen ikinci plan türü ‘Kırsal Alan Yenileme Planı’.
MADDE 41- (1) Köylerde; arazi toplulaştırması, tarımda ortak kullanım alanları ve organize tarım, hayvancılık alanlarının oluşturulması, yerleşim alanları ve hayvan barınaklarının ayrılması, çevre düzenlemesi ve konut kültür ilişkisini gözetecek şekilde yapılaşmanın sağlanması, afet riski taşıyan yerleşim yerlerinin değiştirilmesi amacıyla kırsal alan yenileme planı uygulaması yapılabilir.
Bu plan anlaşıldığı kadarıyla tüm köyü değil, bir parçasını ele alan bir plan türü.
Farklı konularda odaklanan yenileme planları yapılabilmekte, yine de yerleşim yerinin değiştirilmesi gibi büyük müdahaleler de bu planla mümkün.
Taslakta ‘Kırsal Alan Yenileme Planı’nın gerekçesi ise daha da ciddi bir endişe yaratıyor;
Gerekçe-“Madde 41- Kırsal alan yenileme planı ile kentlerimizde uygulanan kentsel dönüşüm projelerinin kırsalda izdüşümü olacak yeni bir müessese getirilmektedir. Planlı ve yaşanabilir kırsal alan yerleşiminin teminine yönelik planlama, mülkiyet ve finansman hususlarını düzenleyen yeni ve çağdaş bir müessese getirilmektedir”
Bu ifade ile ‘Kırsal alan yenileme planı’, ne yazık ki ülkemizde “yenileme” kavramının uygulamadaki karşılığı olan büyük çaplı müdahale ve kamulaştırmalara karşılık gelmekte gibi görünmektedir. Kentlerde planlama geleneği dışında ve neredeyse bir mevzuatı olmaksızın uygulanan, toplumsal sonuçları ortada olan kentsel dönüşüm projelerinin, köyler için hazırlanan bu taslakta örnek olarak alınmaması gerekir.
Ne tür bir plan olduğu net anlaşılmayan yenileme planının, yaşanabilir bir kırsal yerleşmenin sağlanması için planlama da dahil finansman ve mülkiyet gibi bir çok hususu düzenleyen bir “müessese” olarak tanımlanması da hatalıdır.
Kanunda köylere verilen geniş yetkiler arasında özellikle 2B alanlarının yapılaşmaya açılması tehlikesi taşıyan hükümler yer almaktadır. Kırsal alanların “dönüşümü” bu kapsamda daha da endişe verici olmaktadır.


1930’ların ideal köy modeli
1924 tarihli 442 sayılı Köy Kanunu’ndan maddeler (bazıları kentlerde de olsa diyesi geliyor insanın) Madde 13 - Köylünün mecburi işleri şunlardır:

»Sıtma, sivrisinek tarafından aşılandığı ve sivrisinek de su birikintilerinde barındığı ve ürediği için her şeyden evvel köy sınırı dahilindeki su birikintilerini kurutmak
»Köylerdeki kuyu ağızlarına bir arşın yüksekliğinde bilezik ve etrafını iki metre eninde harçlı döşeme ile çevirmek
»Köyün her evinde üstü kapalı ve kuyulu veya lağımlı bir hala yapmak ve köyün münasip bir yerinde herkes için kuyusu kapalı veya lağımlı bir (Hela) yapmak
»Köyde evlerin etrafını ve köyün sokaklarını temiz tutmak, her ev kendi önünü süpürmek
»Köy yollarının ve meydanının etrafına ve köyün içinde ve etrafındaki su kenarlarına ve mezarlıklara ve mezarlık ile köy arasına ağaç dikmek. (Köylü her sene adam başına en az bir ağaç dikecek ve bu ağaç tamamen tutup yeşilleninciye kadar ağaca bakacak va yeni dikilmişlere hayvanların sürünerek ve kemirerek zarar vermesinin önünü almak için etrafına çalı çırpı sarıp muhkemce bağlıyacaktır.)
»Köyde insanlarda salgın ve bulaşık bir hastalık çıkarsa veya firengili adam görülürse o gün bir adam yollıyarak Hükümete haber vermek. (Bu haber üzerine kazadan memur gelinciye kadar hastanın yanına bakacaklardan başkalarını sokmamak lazımdır.)
»Ekine, mahsule, yemişli, yemişsiz ağaçlara, bağlara, bahçelere zarar veren kuşları, böcekleri, tırtılları öldürmek. (Bunun için hangi türlü kuşların ve böceklerin hangi zamanlarda ve nasıl öldürülmesi lazım geldiği Hükümetten sorulacak ve nasıl öğretilirse öyle yapılacaktır.)
»Mecbur olmadıkça yol üzerine halkın kolaylıkla gelip geçmesine dokunacak şeyler koymamak
»Birdenbire yıkılarak altında adam ve hayvanat kalacak derecede çürümüş veya eğilmiş duvar veya damları bir sakatlık çıkarmaması için yıktırmak veya tamir ettirmek;
»Köy içinde bila zaruretin hayvan koşturmamak
»Devlet parasını kıymetinden aşağı aldırtmamak
»Bir adamın suda veya başka suretle başına bir felaket gelince onu kurtarmak elinde iken yardım etmek;
»Bir hayvana götüremiyecek kadar yük yüklettirmemek
»Bir yeri kazarak başkalarının hayvan ve davarlarının düşüp ölmesine ve sakatlanmasına sebep olmasına meydan vermemek
(Kaynak: Afet İnan, 1972,
Devletçilik İlkesi)

Etiketler: , , , ,

30 Ocak 2010 Cumartesi

Yurttan Tasarım Meseleleri (12)

[Kollektif hafızanın tazelenmesi süreçleri kapsamında müze tartışmaları sürmekte... Bu haberde tasarım adına ayrıca ilginç olan, cezaevindekilerin o koşullarda tasarlayıp ürettiği zeytin çekirdeklerinden yapılan tespihler, sabundan yapılmış satranç takımları gibi ürün örneklerinden bahsedilmesi...]

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.

Birgün Gazetesi'nin 27 Ocak 2010 tarihli, 13:17 saatli haberinden alıntıdır. [Kaynak: http://birgun.net/actuel_index.php?news_code=1264591028&year=2010&month=01&day=27]


‘12 EYLÜL UTANÇ MÜZESİ’ KURULACAK

Devrimci 78’liler Federasyonu, 12 Eylül’de cezaevlerinde yaşananları unutturmamak için müze oluşturuyor. Federasyon bu kapsamda Kültür ve Adalet Bakanlıklarına önümüzdeki günlerde bir 12 Eylül cezaevinin tehsis edilmesi için yazılı başvuru yapacak. Federasyon Başkanı Nejat Kangal, elinde o döneme ilişkin materyal bulunan 78’lilere müzeye katkıda bulunmaları için çağrıda bulundu.
İnsanlık suçlarında ‘zaman aşımı’ olmadığını unutmadan, darbecileri teşhir etmek ve suçlarını bir kez daha kanıtlamak için başlatılan müze çalışmasında; o döneme ilişkin ne varsa, bir tutuklu mektubundan, kanlı bir iç çamaşırına, 30 yıl saklanmış bir ‘yasak yayından’, dönemi anlatan fotoğraflara, zulada kalmış bir cezaevi anısından, cezaevlerinde bestelenmiş türkülerden-marşlara kadar bulunabilecek bütün materyaller toplanacak.
Federasyon Başkanı Kangal, herkesi 12 Eylül darbesini bir müzede belleklere silinmemek üzere kazımaya çağırdı. Bu projelerinin 9-10 yıllık 78’liler çalışması sonucunda geliştiğini belirten Kangal, ellerinde binlerce fotoğrafın yanı sıra, çok sayıda dava dosyasının, mektupların, idam edilenlerin karakalem fotoğraflarının, ‘görülmüştür’ damgalı ‘illegal’ ve legal yayınlar ile kitapların bulunduğunu söyledi. Çeşitli yerlerden 12 Eylül’ü yaşamış insanların kendilerine ulaşarak, ellerinde o döneme ait malzemelerin bulunduğunu söylediğini belirten Kangal, şunları aktardı:
ZEYTİN ÇEKİRDEĞİNDEN TESPİH
“Örneğin, cezaevinde zeytin çekirdeklerinden yapılan güzel tespihler, sabundan yapılmış satranç takımları var. Dışarıdaki çocuklarına yeğenlerine dergiler yapıp göndermişler kendi elleriyle yazarak, çizerek. Bir örgütün merkez yayın organı cezaevine ‘görülmüştür’ damgasıyla girmiş. Yani sistem bir yandan insanları silindir gibi ezmeye çalışıyor ama olağanüstü kötü bir organizasyona da sahip. Müze için o dönemde kullanılmış olan işkence aletlerinin orijinal boyutlarıyla maketleri yapıldı. Göz bağları, tek tip elbiseler.”
12 Eylül’de cezaevi dışında da darbenin etkilerinin olduğuna dikkat çeken Kangal, müzede, o döneme ait, sendikalar, siyaset, sağlık gibi araştırma konularının da yer alacağını söyledi. Kangal, “Kısacası, tekrar bunlar yaşanmasın diye yapılması gereken her şeyi sergilemek, insanların hafızasında yok olmamasını, bilince çıkarılmasını sağlamak istiyoruz” dedi.
MÜZE BU YIL AÇILACAK
Avrupa’nın birçok ülkesinde cezaevi, kamp ve soykırım müzelerinin bulunduğunu ifade eden Kangal, müze için 12 Eylül cezaevlerini istediklerini belirterek, bu nedenle Kültür ve Adalet Bakanlıkları’na önümüzdeki bir iki gün içerisinde yazılı başvuru yapacaklarını belirtti. Kangal, “Oraları boşaltmak için değil, zaten içinden çıkan biziz, oraları müze yapmak için istiyoruz. Bunlar gerçekleşmezse yani bize cezaevlerini vermezlerse biz de bu müzeyi gezici olarak açacağız. Ve 2010 12 Eylülü’nde mutlaka açılacak” diye konuştu.
Müze çalışmalarının süreklilik arz edeceğini de dile getiren Kangal, işlerinin arkeolojik kazılardan daha zor olduğunu ifade ederek, “Onların üzerine toprak örtülü, bizdekinin üzerinde ise hayat örtülü. Yani yok edildi, imha oldu. Çok zorlanacağımızı biliyoruz. Ama bulacağımız her şeyin çok kıymetli olduğunu da biliyoruz” dedi.
GÜLSEN CARDEMİR İZMİR

Etiketler: , , , , , ,

Yurttan Tasarım Meseleleri (11)

[Tüketim Toplumu'nun sürekli değişen tercihleri bağlamında üretilen tonlarca elektronik atık karşısında TV'ler depresyona girmiş olamaz mı?]

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.

Birgün Gazetesi'nin 27 Ocak 2010 tarihli haberinden alıntıdır. [Kaynak: http://birgun.net/life_index.php?news_code=1264589977&year=2010&month=01&day=27]

İntihar Eden TV'ye RTÜK'ten Engel -- 12:59 27 Ocak 2010
‘Plazma televizyon'un intihara teşebbüs ettiği reklam filmi yoğun şikâyet üzerine RTÜK tarafından incelemeye alındı. Ocak ayı içerisinde reklamlarla ilgili şikayetlerin yüzde 25'inin bu filmle ilgili olması nedeniyle harekete geçen RTÜK uzmanları, söz konusu reklamın 'çocuk ve gençlerin fiziksel, zihinsel ve ahlaki gelişimini zedeleyebileceği' sonucuna vardı.
Evde henüz yeni montajı yapılmış olan bir plazma televizyonun, 'yayınları HD görüntü formatında göstermediği', 'saatleri çakışan dizileri kaydetmediği' ve bu nedenle 'bir hiç olduğunu' belirterek çatıya çıktığı reklam filminde, bu televizyon kendini aşağı atmaya çalışıyor. Diğer plazma televizyonlar da aynı nedenle kendilerini asma, denize atma ya da tren raylarına yatma gibi yollarla intihar teşebbüsünde bulunuyor. Uzmanlar tarafından hazırlanan raporlarda, şikâyetlere konu olan reklamda önemli bir sorun olan intihar olayının 'bir espri anlayışıyla basitleştirildiği, komik bir davranışmış gibi gösterildiği, hatta doğal bir eyleme dönüştürüldüğü, sorunlardan kaçma, korkuları yenme, problemlerden kurtulma yöntemi' olarak gösterildiği görüşü aktarıldı.

Etiketler: , , , , , , , ,

29 Ocak 2010 Cuma

Yurttan Tasarım Meseleleri (10)

[Türkiye'nin Fordizm'den Postfordizm'e geçişinin resmi ağızdan duyurulmasıdır.]

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.

Anadolu Ajansı'nın 28 Ocak 2010 tarihinde geçtiği haberden alıntıdır. [Kaynak: http://www.ekotrent.com/haber/20100128/Ergun-Seri-uretiim-onemini-yitirdi.php]


ERGÜN: SERİ ÜRETİM ÖNEMİNİ YİTİRDİ

Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün, fabrikasyonun önemli olduğunu, ancak dünyanın yaşadığı değişim sonucu seri üretimin eski önemini yitirmeye başladığını belirtti.

Ergün: Seri üretiim önemini yitirdi

Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün, fabrikasyonun önemli olduğunu, ancak dünyanın yaşadığı değişim sonucu seri üretimin eski önemini yitirmeye başladığını belirterek, ''Yaşadığımız postmodern dönemde ürüne değil müşteriye odaklanmak gerekiyor'' dedi.

Ergün, Türk Tasarım Danışma Konseyi bünyesinde gerçekleştirilen ''Tasarım Strateji Belgesi ve Eylem Planı Çalıştayı''nda, Tasarım Konseyi'nin temel kuruluş amacının ülkeyi geleceğin yeni dünyasında üst seviyelere taşıyacak tasarım stratejilerinin ve politikalarının belirlenmesi olduğuna değindi.

Günümüzde ülkelerin ve şirketlerin rekabet gücünü korumada ve artırmada en önemli araçlardan birinin tasarım faaliyetleri olduğunu vurgulayan Ergün, ancak Türkiye'nin tasarım konusuna bugüne kadar gereken önemi vermekte geç kaldığını, bu nedenle gelişmiş ülkelerle aradaki açığı kapatmak için çok daha fazla emek ve mesai harcamak zorunda olduğunu ifade etti.

Bakan Ergün, ''Geç kalmış olmamız, geride kalacağımız anlamına gelmiyor. Gerekli emeği ve zihni faaliyeti ortaya koyabilirsek, potansiyelimizi açığa çıkarabilirsek bu farkı kapatabilir hatta daha ileri noktalara ulaşabiliriz'' dedi.

Tasarımın bir hedeften ziyade bir süreç, devamlılığı olan bir konu olduğunu, bu nedenle tasarımla ilgili hedeflere ulaşmanın yeterli olmadığını, ulaşılan seviyede istikrar ve süreklilik kazanmak gerektiğini kaydeden Ergün, ''Lafla peynir gemisi yürümez derler. Gerçekten de sadece konuşarak bir şeyler yapmak, bu ülkeye hizmet etmek mümkün değildir. Burada konuştuklarımızın sadece laftan ibaret olmaması için, dilek ve temennilerden ibaret olmaması için, somut adımlar atma konusunda da irademizi ortaya koyacağız'' diye konuştu.

Türkiye'nin dünyanın en güçlü ekonomilerinden biri olma hedefine işaret eden Ergün, bunu oluşturmak için gereken stratejilerden birinin tasarım stratejisi olduğunu söyledi.

-''ORTAK AKLA, BİRBİRİYLE BÜTÜNLEŞİK POLİTİKALARA İHTİYAÇ VAR''-

Tasarım politikalarının, ekonomik olduğu kadar sosyal ve kültürel faydalarını da görmek gerektiğine dikkati çeken Ergün, şöyle devam etti:

''Türkiye'nin en önemli sorunlarından birisi işsizliktir. İşsiz kardeşlerimizin sorunlarını çözmek için yeni yatırımlara, yeni ürünlere ihtiyacımız var. Tasarım sektörünün gelişmesiyle kazanacağımız rekabet gücü, istihdam artışına da önemli katkılar sağlayacaktır. Önümüzdeki yeni dönemin sunduğu imkanlardan yararlanmak için, tasarımı kalkınma hedeflerimizin, büyüme stratejilerimizin temeline oturtmalıyız. İyi tasarım faaliyetlerine imza attığımız takdirde, yeni teknolojinin öncülerinden biri olmayı başarabiliriz. Türkiye olarak, farkımızı hissettirecek tasarımlar ortaya çıkarmak durumundayız. Ancak bu şekilde giremediğimiz pazarların kapıları Türkiye'ye açılacaktır. Bu nedenle önümüzdeki dönemde, yeni ve özgün tasarımlarımızla uluslararası piyasalarda 'biz de varız' demeliyiz.''

Son dönemde gittikçe önem kazanan tasarım faaliyetlerinin artık firmaların gündemine girmeyi başardığını dile getiren Ergün, birçok firmanın bu konuya titizlikle eğildiğini ve oldukça başarılı sonuçlar elde ettiğini söyledi.

Sanayi ve Ticaret Bakanı Ergün, ''Ancak tek tek bireylerin veya firmaların çalışmalarıyla bir yere varmak oldukça zordur. Tasarım konusunda ortak bir akla, birbirleriyle bütünleşik politikalara ihtiyaç vardır. Böyle kapsamlı çerçeveleri oluşturabilirsek, bu münferit çalışmaların ekonomiye etkisini daha belirgin hale getirmek mümkün olabilir. Bir firmanın veya bir şahsın tasarım çalışmalarına olduğu kadar, ortak bir Türk tasarım anlayışına da önem vermeli, böyle bir anlayışı iş dünyamızın temel özelliklerinden biri haline getirmeliyiz'' şeklinde konuştu.

-''ÜRETİM FABRİKALARDA DEĞİL ZİHİNLERDE YAPILIR''-

Türkiye'de yıllarca sanayinin sadece üretim olarak algılandığını, üretim gibi geniş bir alanın sadece fabrikada yapılan bir faaliyete indirgendiğini ifade eden Ergün, konuşmasını şöyle sürdürdü:

''Üretim sadece fabrika aşamasını içermiyor. Kalite yönetiminden tasarıma, pazar araştırmasından ambalajlamaya, satış sonrası hizmetlerden pazarlamaya kadar birçok alan, aslında üretim sürecinin birbirlerinden ayrılamayacak parçalarıdır. Yaşadığımız küresel kriz de bu gerçeği göstermiştir.

Üretimin her aşamasında başarılı olan firmalar, krize karşı daha dayanıklı duruş sergilemiş, kriz döneminde dahi başarılı olmaya devam etmiştir. Fabrikasyon elbette önemli bir şey, ancak dünyanın yaşadığı sosyal, kültürel ve teknolojik değişim sonucu, seri üretim eski önemini yitirmeye başlamıştır. Yaşadığımız postmodern dönemde, ürüne değil müşteriye odaklanmak gerekiyor. Ürününüzün niteliğini ve geleceğini müşterinin memnuniyeti belirliyor. Artık her ülke hatta her birey, aldığı üründe kendi beğenilerini daha fazla görmek istiyor, ürünü kişiselleştiriyor, kullandığı ürünle kendi kişiliği arasında sıkı bir bağ kuruyor. Önümüzdeki süreçte artık sanayiyi bir üretim değil, tasarım süreci olarak ele almak zorundayız. Şunu unutmayalım, üretim fabrikalarda değil, zihinlerde yapılır.''

-''TASARIM BAŞVURULARI 6 BİN 300'E ULAŞTI''-

Sanayi ve Ticaret Bakanı Ergün, Konsey çalışmalarının özellikle Türkiye'de işletmelerin yüzde 99,8'ini oluşturan KOBİ'ler üzerine odaklanmasının önemli olduğunu vurgulayarak, ''Şunu herkesin bilmesi gerekir; Türkiye, eski usul ve yöntemlerle gelebileceği seviyeye gelmiştir. Eski yöntemlerle belki bir miktar daha ilerleyebiliriz ama büyük ülke olma hedefimize ulaşamayız. Eski köye yeni adet getirmekten korkmayalım. Bununla da yetinmeyip eski köylerin yanına yeni köyler kuralım'' diye konuştu.

Nihat Ergün, Türkiye'de son yıllarda tüm sınai mülkiyet başvurularında olduğu gibi tasarım başvurularında da önemli artışlar yaşandığını, 2002'de 3 bin 800 olan başvuru sayısının yüzde 65 artarak 2009 yılında 6 bin 300'e, 20 bin olan tasarım sayısının da yüzde 35 artarak 27 bine ulaştığını bildirdi.

AA

Etiketler: , , , ,

Yurttan Tasarım Meseleleri (9)

[Türkiye'nin bazı bölgelerinin tarım toplumundan bilgi toplumuna yaptığı "kurbağa sıçrayışı"nın resmidir.]

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.

Birgün gazetesinin 27 Ocak 2010 tarihli haberinden alıntıdır. [Kaynak: http://birgun.net/actuel_index.php?news_code=1264590614&year=2010&month=01&day=27]

AHIRDA İNTERNET KAFEYE 3 BİN TL'LİK CEZA

Türkiye’de en az internet cafesi bulunan iller arasında 81 vilayet içinde sonlarda olan Ardahan’ın Çıldır ilçesine bağlı Taşdeğirmen Köyü'nde bile internet cafe olmalı diyen köylü ahırdan bozma binayı internet cafe yaptı ama jandarma jet hızıyla gidip kapattı. Jandarma’nın ruhsatsız olduğu gerekçesiyle 3 bin TL.’lik ceza kestiği cafenin sahibi yaşadığı bu durum karşısında şaşırırken, inadına eksik evrakları tamamlayacağını söyledi. 600 Nüfusluk köyde internet cafe açan Erkan Dereci isimli Çıldırlı köylü, ‘dededen kalma ahırda hayvan kalmayınca bende oturup, bu binayı ne yapabilirim diye düşündüm. Ve böyle bir fikir aklıma geldi, uyguladım. Gençler olduğu gibi köylüleri de internetle tanıştırdım. Hem de ekmek paramı kazanıyorum. Ama gelin görün ki köyde yapılan bir şikâyeti dikkat alan jandarma daha iki günlük açtığım cafeyi gelip, kapattı. Bu yetmez 3 bir TL. ceza kesti. Ama beni yıldıramazlar. Bu halk teknoloji ile, internetle tanışmalı, eksiklerimi giderip köyde ki internet cafe mi açacağım’ dedi.

Haberli Hazırlayan: Fakir Yılmaz Ardahan.

Etiketler: , , , , ,

14 Ekim 2009 Çarşamba

Yurttan Tasarım Meseleleri (8)

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.

Milliyet gazetesinin 12 Ekim 2009 tarihli haberinden alıntıdır. [Kaynak: http://www.milliyet.com.tr/Yasam/SonDakika.aspx?aType=SonDakika&ArticleID=1149851&Date=13.10.2009&b=Ataturk%20Heykeli,%20eski%20haline%20donusturuluyor&KategoriID=15]


Atatürk Heykeli'ni altın rengine boyadılar


Hüseyin ÖZBALI/ANKARA, (DHA)

Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin Ankara'nın başkent oluşunun 86. yıldönümü nedeniyle üzerindeki kuş pisliklerini temizletmek istediği Ulus meydanındaki tarihi bronz Atatürk Anıtı, müteahhit firmanın belediyeye jest yapmak istemesi nedeniyle tanınmaz hale geldi. Firma, heykelin yer yer sararan kısımlarından hareket edip, orijinal rengi olduğunu düşünerek, heykeli altın sarısına boyadı.

haber baslik

ANKARA'nın Ulus Semti'nde bulunan ve Ankara'nın başkent oluşunun yıldönümü etkinlikleri öncesi altın sarısına boyanan Atatürk Heykeli, gösterilen tepkiler üzerine eski haline getirilmeye başlandı.

13 Ekim Ankara'nın başkent oluşunun yıldönümü etkinlikleri kapsamında Ulus Meydanı'nda bulunan Zafer Abidesi, Atatürk Heykel Grubu altın rengine boyandı. Ancak gelen tepkiler üzerine Büyükşehir Belediyesi işçileri tarafından heykel üzerindeki boyalar tinerle silinip, eski haline getirilmeye çalışıldı. Konuyla açıklama yapan Devlet Sanatçısı heykeltıraş Metin Yurdanur, “Tesadüfen buradan geçiyordum. 1927 yılında büyük törenle açılan Atatürk Heykeli Grubu, sanata ve orijinaline uygun olmayacak şekilde boyanmış. Son zamanlarda Ankara'nın birçok yerinde bu tür boyama işleri yapılıyor. Yapsınlar, ama sanatçıya veya uzman bir grubun bilgisine başvurarak korumaya çalışsınlar. Ulus'ta bulunan Atatürk Heykeli Grubu Türk halkını, Atatürk'ü, Mehmetçiği ve Türk kadınına saygı ve sevgiyi ifade ediyor. Buradaki heykelleri hangi kurum veya kuruluş bu hale getirmiş bilmiyorum. Ancak hatalarını kabul etmişler. 20'ye yakın işçi, hatalı boyanan Atatürk Heykeli Grubu'nu eski haline getiriyor” dedi.

Etiketler: , , , , , , ,

Yurttan Tasarım Meseleleri (7)

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.

Pazar 53 sitesinin 8 Ekim 2009 tarihli haberinden alıntıdır. [Kaynak: http://www.pazar53.com/news_detail.php?id=13097]

EVİ BUZDOLABI KAPAKLARIYLA İZOLE ETTİ
Karadenizli vatandaş, kış mevsiminde yuvasını daha sıcak tutabilmek için evinin dış yüzeyini ve çatısını buzdolabı kapaklarıyla kapladı.

Bayburt'un Esentepe Mahallesi Çeçenistan Sokak'ta iki katlı müstakil evi bulunan Nabi Melekoğlu, Bayburt'ta ağır kış şartlarının yaşandığını belirterek, "Kış döneminde evi ısıtmakta zorluk yaşıyoruz. Soba sıcaklığı hemen kayboluyor. Ben de böyle bir çare ürettim" dedi.

24210

Bir süredir evi izole etmeyi düşündüğünü anlatan Nabi Melekoğlu, "İzolasyon sistemleri pahalı olduğu için benim aklıma bu yöntem geldi" diye konuştu.

Buzdolaplarının ısıyı muhafaza etme özelliğinden farlı şekilde yararlanmak için bu yöntemi kullandığını anlatan Melekoğlu, "Araştırdım ve hurdacılarda buzdolabı kapakları buldum. Eni 70 ve 150 santimetre arasında değişen kapakları, tanesini 5 liraya satın aldım. Evin dış kısmını kaplamaya başladım. Ailemin de yardımıyla evin dış cephesini kaplama çalışmalarımı sürdürüyorum" şeklinde konuştu.

24211

Melekoğlu, sadece evin dış cephesini değil, çatısını da buzdolabı kapaklarıyla kaplayacağını, bunun için 350 adet kapak gerektiğini bildirerek, "İmkanlarım ancak bu yönteme yetiyor. Ucuz olsa diğer izole sistemleri ile evimi soğuktan korumaya çalışırdım. Buzdolabı kapaklarının içinde, dolap aktif haldeyken içerisindeki soğuk havayı muhafaza etmesi için poliüretan malzeme bulunuyor. Bu malzeme geri dönüşümü olmayan ve doğaya zararlı bir madde. Hurdacılar topladıkları bu hurda kapaklardaki poliüretan maddeyi yakarak ya da çöpe atarak yok ediyorlar. Fakat bu malzeme doğada geri dönüşümü olmadığından kaybolmuyor. İşte soğuk havayı homojen bir şekilde koruyan bu kapaklar sıcak havayı da geçirmiyor. Bu düşünceyle ben de evimin dış yüzeyini, mantolama tekniği ile kaplıyorum" ifadelerini kullandı.

Bayburt İl Özel İdaresi'nde çalışan Nabi Melekoğlu, boş vakitlerinde evinin dış yüzeyini buzdolabı kapaklarıyla izole etme işini sürdürdüğünü ve bu işlemi soğuklar başlamadan tamamlamayı planladığını anlattı.

Etiketler: , , , , , , , ,

17 Şubat 2009 Salı

Merhaba, ben "Budala Fabrikası"ndanım

Stokholm'de günlük hayat genelde oldukça sakin--kamusal alanda gerginlik hissettiğim ya da güvenliğimden şüphe duyduğum anların yok denecek kadar az olduğunu itiraf etmeliyim. Ne var ki, yakınlarda, şehrin ana tren garının kapısından içeri adımlarımı atarken üzerime bir huzursuzluk çöktü. Garda şu sıralar aldığım bir ders kapsamında yapacağımız bir proje için saha araştırması yapmak amacıyla bulunmaktaydım. Amacım fotoğraf çekmek, insanlara bir kaç soru sormak, ve kimbilir, kendimde yeterli motivasyonu bulabilirsem belki de biraz "Durumcu gözetleme" yapmaktı. Şehrin böylesine önemli bir noktasında, "şüpheli eylemler"de bulunan ve T.C. pasaportu taşıyan biri olarak--9/11'in getirdiği koşullar da göz önünde bulundurulursa--diken üstünde olmam size normal gelebilir. Ancak ne garip ki, beni huzursuz eden, pasaportumdan ziyade, hangi okulda okuduğumu açığa vuran öğrenci kimliğimdi. Açıklayayım.


Yaklaşık üç hafta önce, bizim okulda (Konstfack) okumakta olan güzel sanatlar öğrencisi 35 yaşındaki Anna Odell, son projesinin hazırlık çalışmaları kapsamında, Stokholm'deki bir köprüden atlama rolü yaparak sözde intihar girişiminde bulundu. Çevredekilerin çabaları sayesinde bir ambulansa bindirilerek hastaneye kaldırıldı. Bu süreçte--en azından basından öğrendiğimize göre--bağırma, tükürme ve fiziksel şiddeti de içeren davranışlarla kendisine yardım etmeye çalışanlara sertçe direndi. Sonunda sakinleştirici iğnelerle kontrol altına alınan Odell, o geceyi müşahede altında geçirdi. Ancak uyandığında hikayenin iç yüzünü doktorlara anlatan Odell hastaneden çıkarak günlük yaşamına geri döndü.

Tüm bu olaylar dizisi sonucunda İsveç'te büyük bir tartışma başladı. Belli ki, İsveçliler, verdikleri vergiyle finanse edilen bir eğitim kurumunda nasıl olup da böyle bir projenin onaylandığını anlamakta güçlük çekiyorlar. "Neden güzel güzel resimler heykeller yapmakla yetinemezler ki?" tadındaki isyanlardan tutun da, "bizim hastaneye tekrar gelsin ve ona bir Haloperidol iğnesi yapayım da ne kadar eğleneceğini görelim. Bundan daha güzel enstalasyon mu olur?" diyen doktorlara kadar, Odell'i çok farklı seviyelerde eleştirenler oldu. Olayın üzerinden birkaç hafta geçmesiyle, Konstfack tam rahat bir nefes almak üzereydi ki, ikinci bir hadiseyle okul tekrardan eleştiri oklarının hedefi haline geldi.

Geçen hafta, İsveç'in Kültür Bakanı Lena Elisabeth Adelsohn Liljeroth Stokholm'de bir sergiyi ziyaret ederken hiç de hoşuna gitmeyen bir sanat işiyle karşılaştı. İş bir performans videosuydu ve videoda görülen, "NUG" takma adlı sanatçı, metroda trenlerin camlarını kırıyor, duvarlara graffiti yapıyordu. İyice sinirleri oynayan kültür bakanı, galeri sahibine bu işte kimin parmağı olduğunu sordu. Aldığı cevap ise--ne tesadüftür ki--"Konstfack'ta okuyan bir güzel sanatlar öğrencisi" oldu.

Şimdi ise, Stokholm'de toplu taşımacılık hizmeti veren SL şirketi, tüm maddi ve manevi zararlar için Konstfack'tan 100000 İsveç Kronu (yaklaşık 10000 euro) değerinde bir tazminatın tarafına ödenmesini istiyor; Konstfack rektörü Dr. Ivar Björkman, ana televizyon kanallarına çıkarak meraklı sorulara cevap veriyor; ve basın okulda cirit atıyor. Ülkenin
Dagens Nyheter adlı önemli bir gazetesinin websitesinde, habere yapılan okuyucu yorumlarından biri Konstfack'ı "Budala Fabrikası" olarak nitelendiriyor.

Aslında okul binasının eski bir telefon fabrikası olduğunu düşünürsek, benzetmenin en azından ikinci yarısı çok da alakasız olmayabilir; ne dersiniz? İlk yarısını doğrulamak ise sanırım biz öğrencilere düşüyor!

Etiketler: , , , , , , ,

25 Haziran 2008 Çarşamba

Ekolojik diktatörlük

Tam bir hafta önce London Remade adlı organizasyonun düzenlediği 'Green and Thrifty' seminerinde derdimi anlatmaya çalışırken kullandığım bir görsel metafor vardı: Tarih boyunca iki uç arasında gidip gelen politik-ekonomik bir sarkaç. Uçlar ise tabi ki, tam liberal bir serbest pazar anlayışı ve karşısında ise katı devletçilik idi. Britanya'da İkinci Dünya Savaşı sırasında tasarımın tümüyle devlet kontrolü altına alındığı 'Utility Scheme' dönemine ilişkin çıkarılması gerektiğini savunduğum derslerden biri de şuydu: Devletin niyeti ne kadar iyi olursa olsun, halk üzerinde zorunlu kıldığı kısıtlamalar yurttaşlar tarafından hiçbir zaman tam anlamıyla gönüllülükle kabul edilmiyor. Bir-iki gün önce karşılaştığım haber ise bu argümanın günümüzdeki yankısıydı adeta.

Haberde Alman Marburg belde meclisinin verdiği bir karar anlatılıyordu. Karara göre artık bu küçük şehirde yapılacak her yeni evde güneş panelleri bulunması zorunlu kılınıyordu. Ya da herhangi bir nedenle tesisat ya da çatı tamiri yapacak evlerin de bu durumu değerlendirmeleri ve yine güneş panellerini yerleştirme mecburiyetleri doğuyordu.

İlk bakışta bir taşla iki kuş gibi duruyor: Hem küresel ısınmayla savaş, hem artan yakıt fiyatlarına karşı ekonomik bir çözüm. Buraya kadar yanlış birşey yok değil mi? Hemen karara varmadan önce madalyonun diğer yüzüne bir bakalım.


Tıpkı tarihteki benzer olayların bize gösterdiği gibi, bu kez de otoriteler tarafından getirilen kısıtlamalar halkın tümü tarafından memnuniyetle karşılanmamış.

"Ekolojik bir diktatörlükle karşı karşıyayız ancak kimse ses çıkartmaya cesaret edemiyor," diyor muhalefet partisinden Hermann Uchtmann.

Haus und Grund adlı emlakçılar birliği ise ortak bildirisinde "İnsanların zorla bazı şeylere riayet etmesini sağlayamazsınız," diye ekliyor.

'Utility Scheme' hakkında konuşurken, böylesi devlet müdahalelerini paternalistik olarak adlandırmanın doğru olacağını söylemiştim. Pater'in baba anlamına gelmesi de bu durumda taşı gediğine koymakta, zira benzeri müdahaleler aynen bir babanın çocukları için en iyisini düşündüğüne inanarak fakat onların fikrini sormaksızın aldığı kararlara benzemektedir.

Bu metaforla birlikte önemli bir soru sormak gerekiyor: Acaba Doğa Ana'nın çocukları olarak onu
ve tabi ki kendimizi dekorumayı kendi kendimize becerebilecek miyiz, yoksa iş babamızın sazı eline almasını gerektirecek raddeye gelene kadar bekleyip sonra da onun dediklerine uymak zorunda mı kalacağız?

Etiketler: , , , ,

Yurttan Tasarım Meseleleri (5)

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.

24 Haziran 2008 tarihli Birgün Gazetesi'nin 'Rengahenk' adlı engelliler ve sorunlarına ayrılmış haftalık sayfasında yer alan Kerim-Selim Altınok röportajından alıntıdır. Hazırlayan: Tayyibe Önel (MİHA)

"....
>> Peki, genel olarak günlük yaşamda engellilerin karşılaştığı sorunlar neler?

- .....devletin konuya ilgisizliği, sokakların engelliler açısından mimari engellerle dolu olması, engellilerin önemli sorunlarından biri...
Bir de Türk parasıyla ilgili sıkıntılarımız var. Yeni Türk Liraları çıkmadan evvel, gerek bireysel gerekse dernek olarak defalarca yazdığımız halde ve bize olumlu cevap verildiği halde, şu an kağıt YTL'yi elimizle ayıramıyoruz. Bu çok ciddi bir problem. En büyüklüğüne göre farklı yapılsaydı bir sorun yaşamazdık. Ya da bir alet üretilse, anahtarlık gibi, biz onunla paraları, 20 YTL, 50 YTL vs. gibi ayırabilseydik... Buna benzer çözümler üretilebilir."

Etiketler: , , ,

20 Mayıs 2008 Salı

Yurttan Tasarım Meseleleri (4)

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.

ÜZERİ ALTINDAN DAHA DEĞERLİ
Birgün Gazetesi-1 mayıs 2008

Altın şirketlerinin 37 ayrı noktada sondaj yaptığı ve çeşitli maden şirketlerine 700’e yakın ruhsat verildiği söylenen Türkiye’nin en büyük ulusal parklarından biri olan 21 bin 463 hektar genişliğindeki Kazdağları, doğal, tarihi ve tarımsal nitelikleriyle ‘altın’dan çok daha önemli değerleri barındırıyor.

Hafta sonunda dünyada oksijeni en bol birkaç alandan biri olan ve bu özelliği ile sağlık turizminin en önemli merkezlerinden biri olmaya aday Kazdağları’ndaydık. Edremit-Çanakkale yolu üzerinde Zeytinli Kasabası sapağından 5-6 kilometrelik yolculukla Sutüven Şelalesi’ne ve Hasan Boğuldu göletine uğradık önce. 1700 metre rakımlı Sarıkız yaylasından doğan Kızılkeçili Çayı’nın yanıbaşında doğal ürünler satan yöre sakinleri oturmuştu sıra sıra... Küçük tezgahlarda, bu dağlarda, yaylalarda üretilmiş çeşit çeşit zeytinler, zeytinyağları, her biri birer ilaç niteliğindeki kurutulmuş otlar, ceviz, badem, dağ çileği, erik, bal, reçel kavanozları diziliydi. Bizim için, yöre insanı için, doğanın değerini bilen insanlar için bir yaşam kaynağıydı Kazdağları... Ama kimileri için ise çeşitli madenlerin çıkarılacağı herhangi bir arazi... O yüzden maden için kesilecek ağacın yerine 10 ağaç dikince doğanın hiçbir zarar görmeyeceğini düşünecek kadar kördüler.

1993’TE ULUSAL PARK İLAN EDİLDİ

1993’te ulusal park ilan edilen Kazdağları, aslında altından daha da değerli denebilecek kadar zengin bitki örtüsüne sahip alanlardan biri. Çünkü bölgede yaklaşık 900 farklı bitki çeşidi yaşıyor. Üst rakımlarda karaçam, kayın, göknar, kestane, meşe, kızılağaç, çınar ağaçları bulunuyor. Alt tabakada ise sistus (laden), erika, karaçalı, böğürtlen, sarmaşık bitkileri ile kekik, adaçayı, sumak gibi tıbbi bitkiler bol miktarda var. Son beş yıldır yürütülen bilimsel araştırmalar da, Kazdağları’nda hâlâ keşfedilmemiş ve tüm dünyada bir örneği daha olmayan bitkilerin var olduğunu bize gösteriyor. Hatta buna göre, Kazdağları’nda tam altı yeni bitki türünün keşfi kesinleşmiş ve belgelenmiş durumda. Uzmanlara göre bu bitkilerin 30’u yalnızca Kazdağları’na özgü...

Kazdağları’nda Türkiye’den başka bir bölgede olmayan yalnızca Yunanistan ve diğer Balkan ülkelerinde sınırlı bir yayılış gösteren 31 nadir bitki türü var. Bu özellikleriyle Kazdağları yalnızca Türkiye’nin değil Avrupa kıtasının en önemli bitki alanlarından birine sahip. Kazdağları yalnızca ender rastlanan bitki türleri için değil nesli tehlike altında olan hayvanlar için de önemli bir yaşam alanı. Bölgede ayı, karaca, yaban kedisi, su samuru, sincap, yarasa, kirpi, tavşan, porsuk, sansar, tilki, yaban domuzu, kartal, doğan, atmaca, şahin, keklik; akarsularda ise alabalık ve sazan türleri yaşıyor.

Eğer madenlere çalışma izni verilirse ulusal park ve çevresinde yaşayan birçok bitki ve canlı türünün yaşam alanları tehlike altında olacak. Bu gerçeklere yöre halkının turizm, zeytincilik ve tarım diğer kaygıları da eklenince, toprağın üstündeki değerlerin, altındakilerden çok daha fazla olduğu rahatlıkla söylenebiliyor.

ALTIN ÇIKARILIRSA NELER OLACAK?

Kazdağları’nda altın çıkarılırsa; 1 trilyon ton toprak işlenecek, 400 bin ton siyanür kullanılacak. 2 milyon 580 bin dönüm orman, 10 milyon zeytin ağacı etkilenecek. Su kaynakları azalacak ve kirlenecek. Orman köylülerinin geçim kaynağı azalacak ve göçe zorlanacak. Ürünlere alıcı bulunamayacak. Bölgeye turist gelmeyecek. Her yıl zeytinden, zeytinyağından ve diğer tarım ürünlerinden elde edilen 650 milyon dolar ve ayrıca turizm gelirleri kesilecek. Bir altın madeninin ömrü 10 yıl… Kazdağları’ndan altın çıkarılırsa; 10 yıl sonra siyanür çukurlarıyla üzerinde ot bitmeyen toprak dağları kalacak. 10 yılda verilen zarar yüzlerce yıl temizlenemeyecek. Siyanür ve ağır metallere maruz kalan bölge insanları, ölümcül hastalıklara yakalanacak.

Engin YAVUZ Çanakkale

Etiketler: , , , , ,

15 Mayıs 2008 Perşembe

Yurttan Tasarım Meseleleri (3)

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.


DUYGULARINI İŞLEDİKLERİ HASIRLAR GEÇİM KAYNAKLARI
-Birgün Gazetesi, 6 mayıs 2008-

Yayla yaşamında önemli bir yeri olan kamıştan yapılan hasırlar, kadın koçerlerin geçim kaynağı oldu. Acılarını, sevdalarını, doğaya olan özlemlerini hasırlara yaptıkları motiflerle anlatan kadın koçerler, sattıkları hasırları yaylalara çıkarak kullanmayı umut ediyor. Kıl çadırların ara bölmelerinde kullanılan hasırlar ilçe merkezinde de damlara kurulan tahtların etrafını kapatmak amacıyla kullanılıyor. Acılarını, sevdalarını motiflere yansıtan koçer kadınlar, geçimlerini sağlamak amacıyla yaptıkları hasırları, operasyonların son bularak yaylada kendilerinin de kullanmasını umut ediyor. DİHA

Etiketler: , , , ,

7 Mayıs 2008 Çarşamba

Yurttan Tasarım Meseleleri (2)

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.

6 mayıs 2008, DİHA - İzmir'in Menemen'e bağlı Asarlık Beldesi'nde sokaklarda kanalizasyon olmaması vatandaşları isyan ettirdi. AKP'li Belediye Başkanı Alaattin Aksak'ın kendilerine "Siz DTP'ye oy veriyorsunuz. Gidin onlar yapsın kanalizasyonunuzu" diyerek hizmette ayrımcılık uyguladığı iddia edildi.

Genellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan göç eden Kürtler’in yaşadığı Menemen’in Asarlık Beldesi’ndeki vatandaşların kanalizasyon sorunu yıllardır bir çözüme kavuşturulamadı. Göç ve yoksulluğun getirdiği sıkıntıların ardından, bir de en doğal kamu hizmetlerinden faydalanamayan vatandaşlar, AKP’li belediyenin yıllardır yaşanan kanalizasyon sorununu DTP’ye oy verdikleri için çözmediğini öne sürdü. Yeşilpınar mahallesinde ikamet eden vatandaşlar, kanalizasyon atıklarının mahalle kenarında kendiliğinden oluşan bir dereye biriktiğini, çocukların bu derede oynadığını ve yoksul kadınların da halılarını burada yıkadığına dikkat çekti. Hasta olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan vatandaşlar, sorunun bir an önce çözülmesini isterken, sorunu daha önce belediyeye ilettiklerini ancak hiçbir çözüm üretilmediğini kaydetti.

‘BAŞKAN AYRIMCILIK YAPIYOR’

Kanalizasyon sorunuyla karşılaşan birçok insan gibi evinin bahçesine çukur kazarak geçici önlemler alan Nedime Üste adlı vatandaş, belediyeye iletmek üzere defalarca imza topladıklarını, fakat şimdiye kadar hiçbir olumlu adım atılmadığını söyledi. Üste, Belediye Başkanı Alaattin Aksak’ın kendisine “Siz DTP’ye oy veriyorsunuz. Senin oğlun DTP yönetiminde, gidin onlar yapsın kanalizasyonunuzu. DTP’ye oy verenlere hizmet yok” dediğini öne sürdü. Atıkların biriktiği dere kenarında yaşayan Üste, koku ve zararlı canlıların yanı sıra mahalledeki çocukların sağlığının tehlikede olduğuna dikkat çekti. Üste, vatandaşlar olarak ellerinden gelen tüm demokratik haklarını kullandıklarını belirterek, belediye başkanı Aksak’ın Kürtlere ve özellikle DTP’ye oy verenlere ayrımcılık yaptığını belirtti.


-Kanalizasyon atıklarının mahalle kenarındaki dereye birikmesi, vatandaşları hasta olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor.-


Yaklaşık 3 yıldır burada ikâmet eden 2 çocuk annesi Songül Üste, bir anne olarak çocuklarının sağlığından endişe duyduğunu belirtti. “Bu şartlarda yaşamaya hangi insan layık görülür? Baştakilere sesleniyorum” diyen Üste, sorunun bir önce yetkililer tarafından çözülmesini istedi. Üste, taleplerinin en doğal insan hakkı olduğunu vurgulayarak, “Biz kimseye yalvarmıyoruz. Belediye vatandaşların haklarını vermek zorunda. Ama Aksak, koltuğa sanki kendi kendine gelmiş. Bu millet onu oturttuğu gibi indirmeyi de bilir. Biz mahalleli olarak bu sorun çözülene, insanca yaşama layık görülene kadar bu işin peşini bırakmayacağız” dedi.

Etiketler: , , ,

3 Mayıs 2008 Cumartesi

Yurttan Tasarım Meseleleri (1)

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.


Kuraklık Artık Kavga Sebebi
Birgün Gazetesi, 2 Mayıs 2008

Türkiye’nin genelinde olduğu gibi Güneydoğu Anadolu bölgelerinde etkili olan kuraklık, farklı sorunlara neden olmaya başladı. Tarlalarını sulamak için su bulamayan köylüler, DTP’li İl Genel Meclisi üyelerinin yardımıyla kanserojen madde olduğu için geçen yıl yenilenerek tamamlanan 35 yıllık içme suyu şebekesinin borularını kırdı. İçme suyu borularının sulama boruları haline getirilmesinden dolayı su ihtiyaçlarını şebekelerden karşılayan Hazro, Silvan ve Bismil ilçelerine bağlı 15 köy susuz kaldı. Su sorunu köyler arasında kavga gerekçesi oldu.

ÇÖZÜM İÇİN TOPLANTI DÜZENLENDİ

Boruların çıkartılması ile su sorunu yaşadıklarını belirten Diyarbakır’ın ilçelerine bağlı 45 köyün muhtarı DTP Diyarbakır İl Genel Meclis üyeleri ve Beritan Aşireti Kooperatifi Başkanı Fazıl Yazıcı ile toplantı düzenledi. Toplantıda sorunların çözümü için 3 ilçeye bağlı 5 köy muhtarının yer aldığı bir heyet oluşturuldu. Su şebekesinin bulunduğu köylerde incelemelerde bulunacak olan heyet, su borularının kırılması ile başlayan sorunu çözmeye çalışacak.

KURAKLIK KÖYLÜLERİ ÇARESİZ BIRAKTI

Berti Aşireti Kooperatifi Başkanı Fazıl Yazici, kuraklık sorununa dikkat çekerek, “Su boruları bazı köylüler tarafından kırılmış. Bu nedenle, Bismil’e bağlı 15 köy susuz durumda. Köylerin yeniden suya kavuşması için, toplantı yaparak, heyet oluşturduk. Heyet önce köylülerle görüşecek. Ancak köylüler aynı tavrı devam ettirirse, yasal yollara başvuracağız” dedi. DTP’li İl Genel Meclis Üyesi Emine Özer de, Salat Suyu Şebekesi’nin yıllardır kullanılmadığını belirterek, “2004 seçimlerinde parti olarak İl Genel Meclisi’nde çoğunluğu sağlayınca projeyi tamamladık. O zaman anket yaptık köylüler arasında ve en acil sorunun su sorunu olduğunu tespit ettik. 14 aydır köylüler hiç su sorunu yaşamıyordu. 15 köy şuan borular kırıldığı için eski suyu kullanıyor. Bu sorunu en kısa sürede çözmek için çalışacağız” dedi. DİHA

Ankara’nın mahalleleri kanalizasyonsuz, susuz

Ankara’nın Gölbaşı ilçesinde Büyükşehir Belediyesi sınırlarına girerek ‘mahalle’ statüsüne kavuşan bazı köylerde yaşayanlar, yerleşim bölgelerinde su ve kanalizasyon sorunu yaşadıklarını belirttiler. Gölbaşı’na bağlı Örencik Mahallesi Muhtarı Şavaş Karagöz, bölgelerindeki yerleşim birimlerinin su, kanalizasyon ve yol sorunu bulunduğunu söyledi. Kanalizasyon olmamasına rağmen buradaki vatandaşların su faturaları ile ‘atık su bedeli’ ödediğini kaydeden Karagöz, köydeki yolların da acilen bakıma alınmasını istedi. Hacılar Mahallesi’nde yaşayan vatandaşlar ise köyde su olmadığını ve çeşmelerinin kuruduğunu belirterek, Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı bir ‘mahalle’ olmalarına rağmen, bir çok sorunları bulunduğunu öne sürdüler. Hacılar’ın bitişiğindeki villalarda doğal gaz kullanıldığını, ancak mahalledeki hiç bir evde doğal gaz bağlanmadığını belirten vatandaşlar, yollarının çok bozuk olduğunu ve yetkililerin sorunlarına çözüm bulmalarını istediler. Gölbaşı Belediyesi Başkan Vekili Yakup Kurtoğlu ise 2008 yılı sonu itibariyle Gölbaşı’nda susuz ve kanalizasyonsuz mahallenin kalmayacağını vurguladı.

Etiketler: , , , ,