SonTahlil

Tasarım politiktir.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Yurttan Tasarım Meseleleri (21)

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.


Yeni Şafak Gazetesi'nin 9 Ağustos 2010 tarihli haberinden alıntıdır. [Kaynak: http://www.yenisafak.com.tr/Gundem/?i=272572

O artık film yıldızı

31 Mayıs gecesi uluslararası sularda İsrail Donanması'nın kanlı baskınına uğrayan Mavi Marmara için film şirketleri yarışa girdi. 1'i yurt dışından 4 şirket, çekecekleri yapımlarda gemiyi kullanmak için harekete geçti. Mavi Marmara bu kez kendi hikayesini duyurmak için Akdeniz'e açılacak.

O artık film yıldızı


Hatay'ın İskenderun Limanı'na demirleyen Gazze konvoyuna katılan gemilerde Birleşmiş Milletler Heyeti, sigorta firmalarının eksperleri ve savcılık incelemelerde bulunacak. Dışişleri Bakanlığı'ndan alınan bilgiye göre; gemiler bugün ya da yarın basına açılacak. Bu arada IHH yetkilileri de aynı günlerde gemide kendi incelemelerini yapacaklarını bildirdi.
ORHAN TURHAN / İSTANBUL
Gazze'ye insani yardım götürürken İsrail'in saldırısına uğrayan Mavi Marmara gemisi, Hatay'ın İskenderun Limanı'na demirledi.

9 vatandaşımızın şehit edildiği Mavi Marmara gemisinin isim hakları hafta içinde adı açıklanmayan bir film şirketi tarafından tescil ettirildi. 4 film yapımcısı da Mavi Marmara'yı çekecekleri filmlerde kullanmak üzere harekete geçti. Pana Film ise Kurtlar Vadisi-Filistin'in seneryosuna, Akdeniz'de yaşanan İsrail saldırısını dahil etti. Eğer anlaşma sağlanırsa Pana Film çekimlerde de Mavi Marmara'yı kullanacak.

YURTDIŞINDAN DA TEKLİF VAR

Edinilen bilgiye göre 3'ü yurt içinden, biri yurtdışından 4 film şirketi Mavi Marmara'ya talip oldu. İsmini açıklamayan bir film şirketi çekeceği film için Mavi Marmara adını şimdiden tescil etti. Şirket yöneticisi eğer anlaşma sağlanacak olursa Mavi Marmara adıyla yapacakları filmde tüm dünyaya yapılanları anlatma fırsatı bulacaklarını söyledi. Film şirketlerinin yoğun ilgisi, Mavi Marmara'nın Akdeniz açıklarında bir kez daha İsrail saldırısına uğrayacağını gösteriyor.

KURTLAR VADİSİ'NDEN ATAK

Talipler arasında Kurtlar Vadisi'nin yapıcım şirketi Pana Film de var. Şirket IHH yetkilileriyle görüştü. Baskınla birlikte "Kurtlar Vadisi-Filistin" adıyla yeni film yapacaklarını açıklayan yapımcılar, gemilerin İskenderun Limanı'na demirlemesiyle senaryoyu jet hızıyla değiştirdi. Mavi Marmara gemisini de senaryo içine dâhil eden film senaristleri, gemiyi filmde kullanmak için kesenin ağzını açtı. Eğer anlaşma sağlanırsa Mavi Marmara, film için Akdeniz'e açılacak.

İHH müzeye sıcak bakmıyor

Gemilere uzun vadede ne olacağına ilişkin net bilgi yok. Geminin ne olacağına dair farklı düşüncelerin ortaya atıldığını belirten iHH Yönetim Kurulu üyesi Yaşar Kutluay şunları söyledi: "Birkaç farklı düşünce var. Ancak bunlar olacak diye söylemek de yanlış olur. Kesin bir karar yok. Düşük bir ihtimalle müze olmasıyla ilgili bazı görüşler var. Ancak ilk zamanlar meraktan ziyaretin yoğun olacağı, sonrasında ise kaderine terk edileceği endişesiyle bu fikre pek sıcak bakmıyoruz. Bunun yanında Gazze'ye yardım götürmeye devam etmesi yönünde de bazı görüşler var. Son olarak da gemi Türkiye karasularında dolaşsın, insanları gezdirsin, orada programlar yapılsın diyenler. Süreç tamamlandıktan sonra netleşecek."

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Yurttan Tasarım Meseleleri (19)

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.


Cihan Haber Ajansı'nın 31 Mart 2010 tarihli haberinden alıntıdır. [Kaynak: http://www.tumgazeteler.com/?a=6051427]

Öğrenciler, Demokratik Açılım`ı somutlaştırdı

SAMSUN(CİHAN)-

Hükümetin ülkedeki etnik grupların sorunlarının çözülmesi, birlik ve beraberliğin kalıcı temellere oturtulması adına ortaya koyduğu Demokratik Açılım atağına öğrenciler de ilginç bir proje ile destek verdi. Samsun İmam Hatip Lisesi 10. sınıf öğrencisi Hatice Kübra Kirenci ile Özlem Torun `Bayrağımın Gölgesinde Ebruli Türkü` adını verdikleri proje ile Türkiye`de yaşayan 12 etnik toplumun kültürlerinin bir arada yaşatılacağı müze tasarladı. Maketini yaptıkları müzenin mimarisini de Ay-Yıldızlı olarak inşa eden öğrenciler böyle bir projenin gerçek anlamda hayata geçmesi halinde etnik gurupların birbirlerini daha tanıyıp kaynaşacakları görüşünde.

Nüfusları en fazla olanları esas alan Kirenci ile Torun, Türkler, Kürtler, Arnavutlar, Zazalar, Çerkesler, Boşnaklar, Araplar, Lazlar, Romanlar ve Gürcüler ile onların kültürlerini müze projesinde buluşturuyor. Konu ile ilgili bir yıldır fikir alışverişi yapan öğrenciler, bunun kültürler arası diyoloğa ve Demokratik Açılım`a katkı sağlayacağını düşünüyor. Uzaydan rahatlıkla görülebilecek büyüklükte tasarlanan müze projelerinin kaynağını Hacıbektaş Veli`nin `İri olalım, diri olalım, bir olalım` sözünün oluşturduğunu vurgulayan öğrenciler, bununla aynı zamanda İmam Hatip Lisesi öğrencilerinin güncel olaylara duyarlı olduklarını göstermek istediklerini belirtiyor.

Lisesinin 10. sınıf öğrencisi Hatice Kübra Kirenci, projelerinin Türkiye`deki etnik kökenleri göstermek ve insanları bu konuda bilgilendirmek amacı taşıdığını söyledi. Bu nedenle `Kültürler Müzesi` yapmaya karar verdiklerini dile getiren Kirenci, `Biz burada birliğimizi ve beraberliğimizi göstermek istedik. Bunun için de milletimizin bütünlüğünü simgeleyen Türk bayrağının ay ve yıldızını kullandık. Dolayısıyla bu müzeyi yaparken ay ve yıldızı kullandık. Geçmişten geleceğe kültürel bir köprü oluşturmak için bunu en iyi müze ile yapabileceğimizi düşündük ve bunu da göstereceğimiz en iyi yerin müze olacağına karar verdik. Müzemizin dış mimarisini bayrağımızdaki gibi ay-yıldız şeklinde yaptık. Bayrağımın Gölgesinde Ebruli Türkü. Bunun nedeni, etnik kökenler, mozaik gibi kaba bir taş şekli değil ebru sanatı gibi estetik bir görüntü oluşturmasıdır. Demokratik Açılım üzerinde sürekli düşünerek, gözlem yaparak, gelişmeleri takip ederek ve etnik grupların bazı sorunlarını görerek bu sonuca vardık. Bir olduğumuzu bir kez daha kanıtlamamız gerektiğini düşündük. Sonra ne yapabileceğimiz konusunda kafa yorduk. Ortaya da böyle bir proje çıktı.` şeklinde konuştu.

10. sınıf öğrencisi Özlem Torun ise projenin detaylarından bahsetti. Torun, `Kültürleri bütün yönleriyle yansıtmak, onların farklılıklarını ve benzerliklerini göstermek ve geleceğe taşımak isteğimiz projemizin ay bölümü, müzedir. Burada etnik grupların kültürlerini, geleneklerini ve yaşamlarını anlatan kıyafetler, eşyalar ve tarihlerine ışık tutan belgeler, belgeseller koyduk. Yıldız bölümünde ise yöresel yemeklerinin tattırılacağı restorant bulunuyor. Bunun bir ilk olacağını düşünüyoruz çünkü hiç bir müzede bu güne kadar kültürel yemekler sergilenmemiş. Ay ile yıldız arasına geçişi de yerin altından tasardık. Geçiş sırasında insanlar bu kültürleri tablolar ve müzikler eşliğinde geçecek. Atatürk, milli mücadeleye Samsun`dan başladığı için de müzenin en uygun yerinin de Samsun olacağını hayal ettik. Yarışmada finalist olursak, projemizi tüm Türkiye`ye anlatma fırsatı bulacağız.` ifadelerini kullandı. (CİHAN)

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

24 Mart 2010 Çarşamba

Yurttan Tasarım Meseleleri (16)

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.


Nazım Alpman'ın 24 Mart 2010 tarihli Birgün Gazetesi'ndeki "Kimse Anayasa Yapmasın" başlıklı yazısından alıntıdır. [Kaynak: http://birgun.net/writer_index.php?category_code=1187090394&news_code=1269433182&day=24&month=03&year=2010]

Ankara’nın güneşli havası bile ağır politik kasveti gölgede bırakamıyor. Çünkü bu kentin harcı politikayla yoğrulmuş. Her yanından siyasi dumanlar çıkıyor. Mesela Kızılay’daki Güvenpark’ta bulunan 1930’ların ruh halini yansıtan iki canavarlı devasa tunç heykel, bugüne de denk düşüyor. Yarı insan, yarı yaratık bir canavarı andıran iki erkek figürü, polisi ve jandarmayı temsil ediyormuş. 1936’da Avusturyalı sanatçılar Anton Hanak ve öğrencisi Josef Thorak’ın Viyana’daki Erdberg dökümhanesinde tunç gövdeli olarak döktüğü heykelin yarattığı ilk duygu: Kork bizden!
Heykel haliyle devleti temsil ediyor. Yanında fotoğraf çektiren işsiz gençler ise halkın kendisi!
Devlet güçlü ise halk neden fakir?
Ya da şöyle; halk fakir ise devletin güçlü olması neye yarıyor?

Etiketler: , , , , , ,

Yurttan Tasarım Meseleleri (15)

[Birkaç yıldır gündemde olan "Türk Tasarımı" tartışmaları bağlamında]

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.

Ntvmsnbc'de 24 Mart 2010 tarihinde yayınlanan haberden alıntıdır. [Kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/id/25073631/]



'Türk' meslekten atılsın!
Türk Mimarlar Odası’nı örnek gösteren BDP Diyarbakır Milletvekili Akın Birdal, 'Türk' kelimesinin ayrımcılık çağrıştırdığını söyledi. BDP konuyu Meclis gündemine taşıyacak.


NTV
Güncelleme: 19:20 TSİ 24 Mart. 2010 Çarşamba

ANKARA - Barış ve Demokrasi Partisi, bazı meslek örgütlerinin isimlerinin başındaki ‘Türk’ ifadesinin kaldırılması önerisinde bulunacak.

Meclis Genel Kurulu’nda söz alan Birdal, "Ben de Türküm ama bu tür isimler ayrımcılık çağrıştırıyor" dedi. Örnek veren Birdal, Türk Mimarlar Odası yerine örneğin Türkiye Mimarlar Odası denmesi gerektiğini belirtti.

BDP milletvekili, bu konuda kanun teklifi hazırladıklarını ve yarın Meclis Başkanlığı’na vereceklerini söyledi.

Etiketler: , , ,

28 Şubat 2010 Pazar

Belleğin tasarımı: Geçmiş trajedilerin tekrar etmemesi nesnelerle mi mümkün, fikirlerle mi?

Radikal Gazetesi’nin 28 Şubat 2010 tarihli Tasarım Eki'nde yayımlanan bir yazım.

---

Arat Dink, babasına düzenlenen suikastin geçtiğimiz Ocak ayındaki yıldönümünde Agos Gazetesi'nin penceresinden doğaçlama bir konuşma yaptı. Konuşması sırasında Dink'in ağzından aslında tasarımı da çok yakından ilgilendiren samimi birkaç söz döküldü: "Babamın büstü var içeride, onu kırmak istiyorum. Ben büstleri değil, insanları seviyorum." Dink'in bu yakarışı ilk bakışta anın duygusallığıyla, çok da ölçüp tartılmadan söylenmiş birkaç söz gibi gözükebilir. Ne var ki, aynı sözlerin aslında geçmişi hatırlatmak üzere 'tasarlanmış' nesnelerin bellekle olan sorunlu ilişkisini gözler önüne seren bir çağdaş tasarım eleştirisi görevi gördüklerini söylemek mümkün.

Gerçekten de esas amaç hatırlamak, anmak ve geçmişte yaşanan olumsuzlukların gelecekte tekrarlanmasının önüne geçmekse, tasarımın alışılmış çözümü olan nesnelerin buna ne kadar hizmet ettiği oldukça su götüren bir mesele. Burada bahsettiğimiz ister bir büst isterse bir müze binası olsun, böylesi 'nesne'lerin, trajedilerin anısını yaşatmaktan çok, onları sonsuza kadar geçmişe gömmeye yaradıkları söylenebilir. Hatta, yakın tarihimiz benzeri tradejilerin araçsallaştırılmaları sonucu bambaşka amaçlara hizmet eder hale geldiği onlarca örnekle de dolu. En masum haliyle 'karanlık turizm' (dark tourism) olgusunda vücut bulan böylesi bir araçsallaştırmanın, en kötü durumlarda ise yeni trajedileri yaratacak kitlelerin harekete geçirilmesi için kullanılan ritüellerin birer dekoruna dönüştüğü de sıkça görülüyor. Nitekim, Orhan Pamuk'un son romanı Masumiyet Müzesi'nin kahramanı Kemal de yitirdiği sevgilisi anısına kurmak istediği müzeyle ilgili ne diyordu: "Müzemle yalnız Türk milletine değil, dünyanın bütün milletlerine yaşadığımız hayat ile gururlanmayı öğretmek istiyorum. Gezdim, gördüm: Batılılar gururlanırken, dünyanın büyük çoğunluğu utanç içerisinde yaşıyor. Oysa hayatımızdaki utanç verici şeyler bir müzede sergilenirlerse, hemen gururlanılacak şeylere dönüşürler" (2008. İstanbul: İletişim Yayıncılık A.Ş. Sayfa 571-2).

Nükhet İpekçi babasının kanlı gömleğini NTV canlı yayınında kameralara gösterirken

Hal böyleyken, geçtiğimiz günlerde ülkemizde müze tartışmalarına ivme kazandıran bir gelişme de Abdi İpekçi suikastinin yıldönümünde yaşandı. Nükhet İpekçi, NTV'de çıktığı canlı yayında babasının kanlı gömleğini kameralara göstererek gerçek faillerin bulunması çağrısında bulunurken, bir yandan da benzer biçimde kurban edilen gazetecilerin eşyalarının sergileneceği bir müze kurma fikrinin gündeme gelmesine yol açtı. Ancak, muhtemelen en zihin açıcı nitelikteki görüş söz konusu gazetecilerden Uğur Mumcu'nun kızı Özge Mumcu'dan geldi. Mumcu, suikaste kurban giden kişilerin "sadece eşyaları değil, fikirleri de böyle bir müzede yer bulmalı" dedi.

Mumcu'nun nesnelere karşı öne çıkardığı 'fikirler' kavramı, aslında tasarım için yeni ufuklara işaret ediyor. Nitekim, son yıllarda, fikirlerin temsili ve yaşatılmasına odaklanan ve bu anlamda bellek ve tasarım ilişkisine dair alışılmışın dışında yaklaşımlar geliştirme çabasında olan yaratıcı işlerle karşılaşıyoruz. Söz konusu işlere verebileceğimiz en iyi örneklerden biri, Rafael Lozano Hemmer'in tasarladığı ve Meksika'nın başkenti Mexico City'ye yerleştirilen 2008 tarihli Voz Alta (Yüksek Ses) projesi. Hemmer'e verilen iş tanımı, Tlatelolco öğrenci katliamının kırkıncı yılı anısına bir tasarım yapmaktı. O da alışılagelmiş nesne odaklı bir çözüm yerine, katliamın meydana geldiği "Plaza de las Tres Culturas" meydanına yerleştirilecek ve her arzu edenin kullanabileceği bir megafon tasarladı. Bu megafon bir yandan katılımcıların 'seslerini yükseltmelerini' sağlarken, diğer yandan da meydanı tarayan 10 kilowattlık bir projektörü kontrol ediyor. İşin ilginci bu projektörün etkinliğinin megafondan gelen ses dalgalarına göre değişiyor olması: Megafondan duyulan sesin yüksekliğine göre projektörün yaydığı ışığın parlaklığı artıyor ya da azalıyor; konuşan olmadığı zamansa ışık sönüyor. Meydandaki ışığın sönük kaldığı anlarda, bu kez meydanın karşı yakasındaki Kültür Merkezi binasının çatısında bulunan üç projektör, arşivlerde bulunan görgü tanıkların ifadelerini, aydınlar ve siyasetçilerle yapılmış olan röportajları, '68 yılından kalan radyo kayıtlarını ve şarkıları ışığa dönüştürmek suretiyle harekete geçiyor. Ayrıca megafona konuşanların ne dediğini merak edenler FM 96.1 frekansından yayın yapan Radio UNAM'a bağlanarak kent sakinlerinin yorumlarını dinleyebiliyor. Böylece, aslında bu trajik olayın hatırasının 'şimdiki zaman'da gerçekleşen katılımla harmanlanlanarak yaşatıldığı söylenebilir. Binlerce insanın katıldığı projede hiçbir sansür ya da kontrol uygulaması yapılmamış. Haliyle, megafondan seslendirilen mesajlar da katliamın tanıklarının ifadelerinden, sıradan vatandaşların evlenme tekliflerine kadar uzanan büyük bir çeşitliliğe sahip. Hemmer'in tasarımının bu özelliği de, böylesi trajik bir olayın ve ona tanıklık etmiş olan kent mekanının günlük gerçeklikten koparılarak mitleştirilmesini önlüyor olsa gerek.

Rafael Lozano-Hemmer'in "Voz Alta" adlı tasarımı.
(Fotoğraf
: Antimodular Research and Alejandro Blázquez)

Yunanistan'da geçen seneki eylemler sırasında genç göstericilerin Nazi işgaline karşı mücadele vermiş bir direnişçi olan Kostas Perrikos'un büstünü barikat yapmak için kullanması epey tartışılmıştı. Eski tüfekler gençleri tarihi bilmemekle ve geçmiş kahramanlara saygısızlık etmekle suçluyordu. Gelgelelim, Yunanistan'daki gençlerin de aynen Arat Dink gibi büstlerin gerçekte neye hizmet ettiğinin ayırdına vardıklarını söyleyemez miyiz? Tasarım söz konusu olduğu zaman, böylesi nesnelerin 'geçmişteki olumsuzlukların tekrar yaşanmasını önleme' benzeri bir işlevi yerine getirmekte çok da başarılı olamadığını yakın tarih bize kanıtlıyor. O halde, kullanıcılar olarak yapmamız gereken belki de aynen gençlerin kullanım tercihinde görüldüğü gibi elimizdeki büstlere yeni işlevler yükleyerek onlara hayat katmak; etrafında yaratılan mitleri yıkarak onları 'insanlaştırmak.' Tasarımcılar olarak ise meseleye katkımız, yeni ritüellere hizmet edecek 'ölü' nesnelerden çok, Hemmer gibi, fikirlerin ve duyguların özgürce dile getirilmesini sağlayacak, devingen aracılar üretmek sayesinde gerçekleşebilir.

Etiketler: , , , , , ,

30 Ocak 2010 Cumartesi

Yurttan Tasarım Meseleleri (12)

[Kollektif hafızanın tazelenmesi süreçleri kapsamında müze tartışmaları sürmekte... Bu haberde tasarım adına ayrıca ilginç olan, cezaevindekilerin o koşullarda tasarlayıp ürettiği zeytin çekirdeklerinden yapılan tespihler, sabundan yapılmış satranç takımları gibi ürün örneklerinden bahsedilmesi...]

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.

Birgün Gazetesi'nin 27 Ocak 2010 tarihli, 13:17 saatli haberinden alıntıdır. [Kaynak: http://birgun.net/actuel_index.php?news_code=1264591028&year=2010&month=01&day=27]


‘12 EYLÜL UTANÇ MÜZESİ’ KURULACAK

Devrimci 78’liler Federasyonu, 12 Eylül’de cezaevlerinde yaşananları unutturmamak için müze oluşturuyor. Federasyon bu kapsamda Kültür ve Adalet Bakanlıklarına önümüzdeki günlerde bir 12 Eylül cezaevinin tehsis edilmesi için yazılı başvuru yapacak. Federasyon Başkanı Nejat Kangal, elinde o döneme ilişkin materyal bulunan 78’lilere müzeye katkıda bulunmaları için çağrıda bulundu.
İnsanlık suçlarında ‘zaman aşımı’ olmadığını unutmadan, darbecileri teşhir etmek ve suçlarını bir kez daha kanıtlamak için başlatılan müze çalışmasında; o döneme ilişkin ne varsa, bir tutuklu mektubundan, kanlı bir iç çamaşırına, 30 yıl saklanmış bir ‘yasak yayından’, dönemi anlatan fotoğraflara, zulada kalmış bir cezaevi anısından, cezaevlerinde bestelenmiş türkülerden-marşlara kadar bulunabilecek bütün materyaller toplanacak.
Federasyon Başkanı Kangal, herkesi 12 Eylül darbesini bir müzede belleklere silinmemek üzere kazımaya çağırdı. Bu projelerinin 9-10 yıllık 78’liler çalışması sonucunda geliştiğini belirten Kangal, ellerinde binlerce fotoğrafın yanı sıra, çok sayıda dava dosyasının, mektupların, idam edilenlerin karakalem fotoğraflarının, ‘görülmüştür’ damgalı ‘illegal’ ve legal yayınlar ile kitapların bulunduğunu söyledi. Çeşitli yerlerden 12 Eylül’ü yaşamış insanların kendilerine ulaşarak, ellerinde o döneme ait malzemelerin bulunduğunu söylediğini belirten Kangal, şunları aktardı:
ZEYTİN ÇEKİRDEĞİNDEN TESPİH
“Örneğin, cezaevinde zeytin çekirdeklerinden yapılan güzel tespihler, sabundan yapılmış satranç takımları var. Dışarıdaki çocuklarına yeğenlerine dergiler yapıp göndermişler kendi elleriyle yazarak, çizerek. Bir örgütün merkez yayın organı cezaevine ‘görülmüştür’ damgasıyla girmiş. Yani sistem bir yandan insanları silindir gibi ezmeye çalışıyor ama olağanüstü kötü bir organizasyona da sahip. Müze için o dönemde kullanılmış olan işkence aletlerinin orijinal boyutlarıyla maketleri yapıldı. Göz bağları, tek tip elbiseler.”
12 Eylül’de cezaevi dışında da darbenin etkilerinin olduğuna dikkat çeken Kangal, müzede, o döneme ait, sendikalar, siyaset, sağlık gibi araştırma konularının da yer alacağını söyledi. Kangal, “Kısacası, tekrar bunlar yaşanmasın diye yapılması gereken her şeyi sergilemek, insanların hafızasında yok olmamasını, bilince çıkarılmasını sağlamak istiyoruz” dedi.
MÜZE BU YIL AÇILACAK
Avrupa’nın birçok ülkesinde cezaevi, kamp ve soykırım müzelerinin bulunduğunu ifade eden Kangal, müze için 12 Eylül cezaevlerini istediklerini belirterek, bu nedenle Kültür ve Adalet Bakanlıkları’na önümüzdeki bir iki gün içerisinde yazılı başvuru yapacaklarını belirtti. Kangal, “Oraları boşaltmak için değil, zaten içinden çıkan biziz, oraları müze yapmak için istiyoruz. Bunlar gerçekleşmezse yani bize cezaevlerini vermezlerse biz de bu müzeyi gezici olarak açacağız. Ve 2010 12 Eylülü’nde mutlaka açılacak” diye konuştu.
Müze çalışmalarının süreklilik arz edeceğini de dile getiren Kangal, işlerinin arkeolojik kazılardan daha zor olduğunu ifade ederek, “Onların üzerine toprak örtülü, bizdekinin üzerinde ise hayat örtülü. Yani yok edildi, imha oldu. Çok zorlanacağımızı biliyoruz. Ama bulacağımız her şeyin çok kıymetli olduğunu da biliyoruz” dedi.
GÜLSEN CARDEMİR İZMİR

Etiketler: , , , , , ,

14 Ekim 2009 Çarşamba

Yurttan Tasarım Meseleleri (8)

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.

Milliyet gazetesinin 12 Ekim 2009 tarihli haberinden alıntıdır. [Kaynak: http://www.milliyet.com.tr/Yasam/SonDakika.aspx?aType=SonDakika&ArticleID=1149851&Date=13.10.2009&b=Ataturk%20Heykeli,%20eski%20haline%20donusturuluyor&KategoriID=15]


Atatürk Heykeli'ni altın rengine boyadılar


Hüseyin ÖZBALI/ANKARA, (DHA)

Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin Ankara'nın başkent oluşunun 86. yıldönümü nedeniyle üzerindeki kuş pisliklerini temizletmek istediği Ulus meydanındaki tarihi bronz Atatürk Anıtı, müteahhit firmanın belediyeye jest yapmak istemesi nedeniyle tanınmaz hale geldi. Firma, heykelin yer yer sararan kısımlarından hareket edip, orijinal rengi olduğunu düşünerek, heykeli altın sarısına boyadı.

haber baslik

ANKARA'nın Ulus Semti'nde bulunan ve Ankara'nın başkent oluşunun yıldönümü etkinlikleri öncesi altın sarısına boyanan Atatürk Heykeli, gösterilen tepkiler üzerine eski haline getirilmeye başlandı.

13 Ekim Ankara'nın başkent oluşunun yıldönümü etkinlikleri kapsamında Ulus Meydanı'nda bulunan Zafer Abidesi, Atatürk Heykel Grubu altın rengine boyandı. Ancak gelen tepkiler üzerine Büyükşehir Belediyesi işçileri tarafından heykel üzerindeki boyalar tinerle silinip, eski haline getirilmeye çalışıldı. Konuyla açıklama yapan Devlet Sanatçısı heykeltıraş Metin Yurdanur, “Tesadüfen buradan geçiyordum. 1927 yılında büyük törenle açılan Atatürk Heykeli Grubu, sanata ve orijinaline uygun olmayacak şekilde boyanmış. Son zamanlarda Ankara'nın birçok yerinde bu tür boyama işleri yapılıyor. Yapsınlar, ama sanatçıya veya uzman bir grubun bilgisine başvurarak korumaya çalışsınlar. Ulus'ta bulunan Atatürk Heykeli Grubu Türk halkını, Atatürk'ü, Mehmetçiği ve Türk kadınına saygı ve sevgiyi ifade ediyor. Buradaki heykelleri hangi kurum veya kuruluş bu hale getirmiş bilmiyorum. Ancak hatalarını kabul etmişler. 20'ye yakın işçi, hatalı boyanan Atatürk Heykeli Grubu'nu eski haline getiriyor” dedi.

Etiketler: , , , , , , ,

12 Kasım 2008 Çarşamba

Sözel İşlevsellik

İskandinav tasarımında işlevselliğe verilen önemi bilmeyenimiz yoktur. Stockholm'de geçirdiğim iki aydan sonra, işlevselliğin sadece bir tasarım akımının parçası olmaktan ibaret olmadığını, İsveçliler için bir yaşam biçimi olduğunu söylesem herhalde abartmış olmam. Bu kanıya varmamın ardındaki en önemli sebep ise İsveçlilerin mekanlara, sokaklara ve hatta mahallelere verdikleri adlara baktığımda farkına vardığım bir motif. Yer yer karşılaştırmalar da yaparak, şöyle örnekleyeyim:


-İstanbul'daki en ünlü sanat okulumuzun adı nedir? Mimar Sinan.
-Peki, Stockholm'de benim okuduğum sanat okulunun adı ne? "Konstfack". Yani, "Sanat (Konst) Fakültesi (fack)". Okulun bulunduğu, eskiden Ericsson'un üretim merkezi olan bölgenin adı ne? Telefonplan. Yani Telefon (telefon) meydanı (plan). (Yakındaki sokak adlarından birkaç örnek: Mikrofon sokağı, telefon sokağı)

-İstanbul'daki en ünlü kültür merkezinin adı nedir? Haydi Atatürk Kültür Merkezi diyelim.
-Stockholm'deki en ünlü kültür merkezinin adı nedir? Kulturhuset. Yani Kültür (Kultur) Evi (huset).

-Türkiye'nin en ünlü erkek giyim markası nedir? Hadi Sarar diyelim, ya da Damat&Tween, vesaire.
-İsveç'teki en ünlü erkek giyim markası nedir? DressMann. Yani Kıyafet (Dress) erkek (mann--erkek anlamına gelen mannen'in kısaltılmış hali).

-İstanbul'da tüm toplu taşıma hatlarının birleştiği merkezin adı nedir? Haydi Mecidiyeköy diyelim, Taksim de olabilir, vs. Ana tren garının adı nedir? Haydarpaşa yahut Sirkeci.
-Stockholm'de tüm toplu taşıma hatlarının birleştiği merkezin adı nedir? T-centralen, yani Metro ("tunnelbana"--metro anlamına geliyor--'nın T'si) merkez (centralen). Tren istasyonunun adı da Centralstation, yani Merkez (Central) İstasyonu (station)

-İstanbul'da yeni açılmaya başlanan metro duraklarındaki dükkanların adı nedir? Karatren.
-Stockholm'de her tren/metro istasyonda bulabileceğiniz gazete bayilerinin adı nedir? Pressbyrån, yani Basın (Press) bürosu (byrån).

-İstanbul'un merkezindeki en işlek meydan neresidir? Taksim Meydanı.
-Stockholm'ün merkezindeki meydanın adı nedir? Centralplan. Yani Merkez (Central) Meydanı (plan).

Peki tüm bunlar ne anlama geliyor? İsveççe bilen bir insan, bir şehre henüz yeni ayak basmış olsa bile, yönünü tayin edebiliyor ve aradığını bulabiliyor. Atatürk, İnönü, Cumhuriyet ve 19 Mayıs Stadyumları, Meydanları, Bulvarlarına alışkın olan bizler için garip olabilir (Galiba son dönemdeki hassasiyetleri göz önünde bulundurarak belirtmek zorundayım ki, yukarıdaki örnekleri herhangi bir ideolojik tavırla alakalı olarak vermiyorum). Ancak burada adım başı Olof Palme Meydanı, Gustav Stadyumu bulmak oldukça zor (hakkını yemeyelim, bir yerlerde, bir adet Olof Palme Sokağı görmüştüm).

Bu hikayenin sonunda biz tasarımcıların payına da; işlevin, biçimin ve içeriğin birbirlerini değil de, hepsini kapsayan bütünsel bir anlayışı, kafa yapısını, hatta kimi zaman bir ideolojiyi takip ettiğinin farkına varmak düşüyor.

Etiketler: , , , , , ,