SonTahlil

Tasarım politiktir.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Yurttan Tasarım Meseleleri (19)

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.


Cihan Haber Ajansı'nın 31 Mart 2010 tarihli haberinden alıntıdır. [Kaynak: http://www.tumgazeteler.com/?a=6051427]

Öğrenciler, Demokratik Açılım`ı somutlaştırdı

SAMSUN(CİHAN)-

Hükümetin ülkedeki etnik grupların sorunlarının çözülmesi, birlik ve beraberliğin kalıcı temellere oturtulması adına ortaya koyduğu Demokratik Açılım atağına öğrenciler de ilginç bir proje ile destek verdi. Samsun İmam Hatip Lisesi 10. sınıf öğrencisi Hatice Kübra Kirenci ile Özlem Torun `Bayrağımın Gölgesinde Ebruli Türkü` adını verdikleri proje ile Türkiye`de yaşayan 12 etnik toplumun kültürlerinin bir arada yaşatılacağı müze tasarladı. Maketini yaptıkları müzenin mimarisini de Ay-Yıldızlı olarak inşa eden öğrenciler böyle bir projenin gerçek anlamda hayata geçmesi halinde etnik gurupların birbirlerini daha tanıyıp kaynaşacakları görüşünde.

Nüfusları en fazla olanları esas alan Kirenci ile Torun, Türkler, Kürtler, Arnavutlar, Zazalar, Çerkesler, Boşnaklar, Araplar, Lazlar, Romanlar ve Gürcüler ile onların kültürlerini müze projesinde buluşturuyor. Konu ile ilgili bir yıldır fikir alışverişi yapan öğrenciler, bunun kültürler arası diyoloğa ve Demokratik Açılım`a katkı sağlayacağını düşünüyor. Uzaydan rahatlıkla görülebilecek büyüklükte tasarlanan müze projelerinin kaynağını Hacıbektaş Veli`nin `İri olalım, diri olalım, bir olalım` sözünün oluşturduğunu vurgulayan öğrenciler, bununla aynı zamanda İmam Hatip Lisesi öğrencilerinin güncel olaylara duyarlı olduklarını göstermek istediklerini belirtiyor.

Lisesinin 10. sınıf öğrencisi Hatice Kübra Kirenci, projelerinin Türkiye`deki etnik kökenleri göstermek ve insanları bu konuda bilgilendirmek amacı taşıdığını söyledi. Bu nedenle `Kültürler Müzesi` yapmaya karar verdiklerini dile getiren Kirenci, `Biz burada birliğimizi ve beraberliğimizi göstermek istedik. Bunun için de milletimizin bütünlüğünü simgeleyen Türk bayrağının ay ve yıldızını kullandık. Dolayısıyla bu müzeyi yaparken ay ve yıldızı kullandık. Geçmişten geleceğe kültürel bir köprü oluşturmak için bunu en iyi müze ile yapabileceğimizi düşündük ve bunu da göstereceğimiz en iyi yerin müze olacağına karar verdik. Müzemizin dış mimarisini bayrağımızdaki gibi ay-yıldız şeklinde yaptık. Bayrağımın Gölgesinde Ebruli Türkü. Bunun nedeni, etnik kökenler, mozaik gibi kaba bir taş şekli değil ebru sanatı gibi estetik bir görüntü oluşturmasıdır. Demokratik Açılım üzerinde sürekli düşünerek, gözlem yaparak, gelişmeleri takip ederek ve etnik grupların bazı sorunlarını görerek bu sonuca vardık. Bir olduğumuzu bir kez daha kanıtlamamız gerektiğini düşündük. Sonra ne yapabileceğimiz konusunda kafa yorduk. Ortaya da böyle bir proje çıktı.` şeklinde konuştu.

10. sınıf öğrencisi Özlem Torun ise projenin detaylarından bahsetti. Torun, `Kültürleri bütün yönleriyle yansıtmak, onların farklılıklarını ve benzerliklerini göstermek ve geleceğe taşımak isteğimiz projemizin ay bölümü, müzedir. Burada etnik grupların kültürlerini, geleneklerini ve yaşamlarını anlatan kıyafetler, eşyalar ve tarihlerine ışık tutan belgeler, belgeseller koyduk. Yıldız bölümünde ise yöresel yemeklerinin tattırılacağı restorant bulunuyor. Bunun bir ilk olacağını düşünüyoruz çünkü hiç bir müzede bu güne kadar kültürel yemekler sergilenmemiş. Ay ile yıldız arasına geçişi de yerin altından tasardık. Geçiş sırasında insanlar bu kültürleri tablolar ve müzikler eşliğinde geçecek. Atatürk, milli mücadeleye Samsun`dan başladığı için de müzenin en uygun yerinin de Samsun olacağını hayal ettik. Yarışmada finalist olursak, projemizi tüm Türkiye`ye anlatma fırsatı bulacağız.` ifadelerini kullandı. (CİHAN)

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

28 Şubat 2010 Pazar

2010 Stokholm Mobilya Fuarı: Üretim artık zihinlerde olsa da, meseleler hala bedensel

Radikal Gazetesi’nin 28 Şubat 2010 tarihli Tasarım Eki'nde yayımlanan ikinci yazım.

---

İsveçli mobilya devi Ikea'yı ziyaret etmiş olanların dikkatinden kaçmamıştır. Firmanın mağazalarında sergilenen hemen her ürünün yanında tasarımcısının ismi ve resmini içeren bir pano hazır bulunur. Bu panolar, sanayi sonrası toplumların tasarıma yaptığı vurgunun açık bir göstergesidir. Sonuçta dünyanın son birkaç onyılda sahne olduğu gelişmeler, böylesi toplumların küresel rekabet stratejilerini "İsveç malı"ndan çok "İsveç tasarımı" benzeri bir söylem üzerine kurmasını kaçınılmaz kılan şartları yaratmıştır.

İşte, Ikea'nın memleketinde düzenlenen 2010 Stokholm Mobilya Fuarı'nın da her köşesi benzer bir söylemin izlerini taşıyordu. "%100 Norveç" ve "%101 Brüksel Tasarımı" gibi başlıklar altında kurulan sergiler, ulusal/yerel değer yaratımında tasarımın gücünden faydalanmak amacındaydı. Dahası, fuarda tasarıma yalnızca belirli standlar özelinde değil, tüm fuarın kurumsallığı seviyesinde vurgu yapılması söz konusuydu. Örneğin, alışılagelmiş bir fuar kataloğunda bulunan firma ve ülke dizinlerinin yanı sıra, Stokholm Mobilya Fuarı'nın resmi kataloğunda bir de tasarımcı dizini yer alıyordu. Tasarım ve tasarımcılar fuarda her anlamda başroldeydi.

%101 Brüksel standından bir görüntü. (Fotoğraf: Fien Muller)

Tasarıma böylesi önemli bir rol biçilmesi fikri muhtemelen ülkemizdeki tasarımcıların hayallerini süslerken, üreticiler içinse oldukça şaşırtıcı olabiliyor. Nitekim, Stokholm'deki fuara Türkiye'den katılan iki firmadan biri olan Sertex'in temsilcisiyle yaptığım görüşmede de kendisi "yahu, burada gerçekten her şey tasarım üzerine" derken benzer bir şaşkınlığı dile getiriyordu. Ancak, Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün'ün geçenlerde söylediklerine bakılırsa, bu şaşkınlığın yerini çok yakında bir olağanlaşmanın alacağını söyleyebiliriz. Ergün, geçtiğimiz ay Türk Tasarım Danışma Konseyi bünyesinde gerçekleştirilen Tasarım Strateji Belgesi ve Eylem Planı Çalıştayı'nda adeta Türkiye'nin sanayi sonrası topluma geçişi tamamladığını resmi ağızdan beyan etmiş oldu. Bakan, dünyanın yaşadığı değişim sonucu seri üretimin eski önemini yitirmeye başladığını belirterek, üretimin "artık fabrikalarda değil, zihinlerde" yapıldığını söyledi. Ergün ayrıca, tasarımın bir hedeften ziyade bir süreç olduğunu, bu nedenle tasarımla ilgili hedeflere ulaşmanın yeterli olmadığını, ulaşılan seviyede istikrar ve süreklilik kazanmak gerektiğini kaydetti.

Stokholm Mobilya Fuarı'nda dikkat çeken ürünler, tam da, böyle bir sürekliliğin tasarıma yalnızca söylem seviyesinde verilecek bir önemle kazanılamayacağını kanıtlar gibiydi. Üretimin bedenlerden zihinlere kayması ve bu değişimin resmi otoriteler tarafından zamanında tespit edilmesi, ülkemiz tasarımcılarına hayallerindeki altın çağı yaşatacak gibi gözüküyor olabilir. Ancak tasarımın kendisine biçilen rolü hakkıyla yerine getirebilmesinin yolu büyük ölçüde tam da bu kökten değişimin yol açtığı yeni yaşam koşullarını dikkatlice inceleyebilmesinden geçiyor. Nitekim, Stokholm Mobilya Fuarı da tasarımın böylesi hassas bir tavır sayesinde fark yaratmayı başardığı örnekleri barındırıyordu.

Greenworks firmasının "Moving Hedge" adlı ürünü


Sanayi sonrası toplumdan yükselen somut ihtiyaçları kendisine dert edinen tasarımların eğildiği meselelerin başında ofis yaşamının yarattığı ciddi sağlık sorunları geliyor. Fuardaki tasarımların, söz konusu meselelerin çözümü adına, yoga ve pilates gibi Batı'da popüleritesi gittikçe artan egzersiz yöntemlerinden ilham aldığı dahi görülüyordu. Ancak, yetkililer bu tasarımların geliştirilmesinde böyle ilham kaynaklarından faydalanmanın yanı sıra, bilim adamlarıyla yapılan sistematik çalışmaların da büyük yardımı olduğunun ısrarla altını çizdiler. Nitekim bele ve boyna binen yüklerin gün içinde farkında olmadan yapılacak küçük egzersizler sayesinde azaltılabilmesini sağlayan bu tasarımlar, gerçekten de bir bilimsel araştırmanın hassasiyetinden izler taşıyordu. Söz konusu tasarımlara örnek olarak Salli'nin 'Saddle Chair,' Topstar'ın 'Sitness' ve Backapp'ın firmayla aynı adı taşıyan sandalyeleri verilebilir. Elbette, ofis yaşamının gündeme getirdiği meselelerden tasarımın gündemine girenler yalnızca bel ve boyun sağlığıyla ilgili olanlar değildi. Örneğin Greenworks adlı firmanın sergilediği 'Moving Hedge' adlı ürün, iç mekanlardaki düşük hava kalitesini kendine dert edinmişti. Firmanın 'yaşayan mobilya' olarak tanımladığı ürün tarihteki ilk 'kendini sulayabilen taşınabilir duvar bitkisi' olma özelliğini taşıyor. Ürünü, her biri iki metrekare alana sahip iki yüzünün de yoğun biçimde bitkilerle kaplı olduğu bir separatör olarak da nitelendirmek mümkün. Moving Hedge'in tasarımcıları ürünü geliştirirken sahip oldukları amacın iç mekanlarda oksijen oranının dengelenmesi yoluyla cilt kuruluğu ve baş ağrısı gibi sorunların çözümüne yardımcı olmak olduğunu belirtiyorlardı.

Backapp ve Sitness adlı sandalyeler

Stokholm Mobilya Fuarı'nda Batı dünyasındaki gündelik yaşamın içinden çıkan belirli sorunlara uzmanlaşma derecesinde eğilen firmaların son derece ilginç bir ortak özelliği de, her birinin yalnızca belirli bir soruna odaklanması. Söz konusu firmalar tüm ticari faaliyetlerini yalnızca odaklandıkları sorunları çözmek amacıyla geliştirdikleri tek bir ürün tipi üzerine yoğunlaştırıyorlar. Görünen o ki, tasarım gerçek sorunlara eğildiği zaman, yalnızca tek bir mesele etrafında karlı iş modelleri kurduracak kadar önemli bir rol oynayabiliyor. Sanırım, ülkemizde de tasarımın üstleneceği yeni rollerin öneminin söylem seviyesinde kalmamasının yolu biraz da tasarımın takip eden değil, takip edilen olmasından geçiyor.

Etiketler: , , , , , , , , ,

21 Şubat 2010 Pazar

Yurttan Tasarım Meseleleri (14)

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.

Birgün Gazetesi'nde 18 Ocak 2010 tarihinde yayınlanan Serap Erdoğan'ın "Unutuşun Dikenli Yatağı" adlı yazısından alıntıdır. [Kaynak: http://birgun.net/city_index.php?news_code=1265369421&year=2010&month=02&day=05]

BİREYİN BELLEĞİNDEN TOPLUMUN BELLEĞİNE
Toplum kuramcısı Maurice Halbwachs, tek tek bireylerin anıları ve toplumsal bellek arasında da buna benzer bir ilişki olduğunu öne sürmektedir. Halbwachs’a göre topluluklar bireylere, içine anıları bir yerlere yerleştirdikleri çerçeveler sunar ve anılar sanki bir haritaya işaretlenir gibi toplumsal belleğin kılavuzluğunda bireylerin belleğine yerleşir. Toplumsal bellek söz konusu olduğunda üzerinde en çok durulan kavramlardan biri, bu bilgilerin kuşaklar arasında nasıl aktarıldığı ve aktarılacağı sorusudur.
Elbette ki ilk akla gelen, alışkanlıklar, gelenekler, şarkılar, atasözleri, anıtlar, müzeler ve kitaplar yoluyla bilgilerin kuşaktan kuşağa iletilmesidir. Paul Connerton, özellikle anma törenleri ve bedensel pratiklerin toplumların anımsamasında önemli role sahip olduklarını vurgular. Burada bahsedilen, belki de yüz yıllar boyunca tekrarlanılarak aktarılan, araçsal eylemler olmaktan çok dile getirici özellikte ve gerçekleştirenlerin yaşamına değer ve anlam kazandırma gücüne sahip değişmez ritüellerdir. Dini törenlerin pek çoğu bu tür törenlere örnek olarak ele alınabilir.
Kayıplarımızın ardından onları hatırlamak ve hatırlatmak adına düzenlediğimiz törenler ise bir bilginin aktarılmasındaki sürekliliğin sağlanması açısından bu törenlere benzerlik taşısa da, biçim ve içerikleri farklılık göstermektedir. Psikolojik isteklerimizi ve çatışmalarımızı temsil etmeleri için hayatın pek çok aşamasında, pek çok anlam yükleyerek nesneleri kullanırız. Komplike yas yaşayan kişilerde de, kaybettikleri kişiler ve ilişkilerle bağlarını bir anlamda sürdürebilmek için çeşitli eşyaların kullanıldığı izlenmiştir. Psikanalist Vamık Volkan’ın “bağlantı nesneleri” olarak adlandırdığı bu eşyaları, kaybettiklerimizden kalan ve anı değeri taşıyan eşyalarımızla karıştırmamak gerek. Ölen annemizden kalan yüzüğü hiçbir sıkıntı hissetmeden taşıyabiliriz üzerimizde. Bağlantı nesneleri ise genellikle ne gözümüzün önünde durmasına ne de ortadan kaybolmasına dayanamadığımız, kaybımıza dair yaşadığımız öfke ve kederi üzerinde taşıyan nesnelerdir. İşte kaybettiklerimizin hatırası için düzenlediğimiz törenlerin, çözülmeyen, çözülemeyen yaslarımızla birer bağlantı nesnesine dönüşmesine izin vermememiz gerek. Eğer anma törenleri ölümün dondurulduğu anlar olarak kalırsa anlamsızlaşacak ve giderek sadece şekilsel kısmı aktarılan toplantılar haline gelecektir. Tıpkı İstiklal Marşı’nı “o-be”, “nimmilletimin” diye öğrenen çocuklar gibi. Hatta belki de hala öyle söyleyen yetişkinler… Amaç hayata aktarılamadıkça yıldönümleri, sadece acılı insanların bir araya gelip dertlerini tazeledikleri, birbirlerinin varlığından teselli bulup bir sonraki buluşmaya kadar yaralarının üzerini örttükleri buluşmalardan ibaret kalacaktır. Ne yitirdiklerimiz ne de geleceğimiz bunu hak etmiyor.

Etiketler: , , ,

31 Ocak 2010 Pazar

Seri Tasarım: Tasarımcının seri ürettiği fikirler endüstrinin seri ürettiği tasarımlara karşı

Radikal Gazetesi’nin 31 Ocak 2010 tarihli Tasarım Eki'ne yazdığım bir yazı.

---

Profesyonel hayata adım atmak üzere olan tasarımcı adaylarına verilen öğütlerin başında gelir: 'Müşteriye en az üç alternatifle gidin.' Tipik bir tasarım sürecinin ilk evrelerinde gerçekten de mümkün olduğunca fazla alternatifle yola çıkılır. Ancak sona yaklaşıldıkça üzerinde tartışılan fikirlerin sayısı azalarak teke düşerken, elde kalan bu tek fikrin de kusursuz niteliğe ulaşmasına
ilişkin beklentiler doğar. En nihayetinde, sanayi ve ticaret dünyasına iş yapan tasarımcının esas görevi 'seri üretilecek' ve dolayısıyla 'hata kaldırmayacak,' tek, 'özgün' bir fikir çıkartmak değil midir?

Geleneksel bir tasarım sürecinin seyri böyleyken, son zamanlarda tasarımın çeşitli dallarından gelen profesyonellerin farklı bir yaklaşımı benimsedikleri görülüyor. Söz konusu tasarımcıların ilgisini çeken, endüstriyel yöntemlerle kopyaları seri üretilmek üzere 'müşteri'ye sunulan 'tek' ve 'kusursuz' fikirler değil. Onlar tam tersine, geliştirdikleri tüm tasarım fikirlerini kusurlarıyla da olsa gerçeğe dönüştürmenin peşindeler. Süreçlerini tam da bu nedenle olabildiğince seri bir şekilde tamamlıyorlar. Böylece 'seri' sıfatını, sistematik bir verim ve kusursuzluk çağrışımlarıyla kullanan endüstriyel lugattan çalarak, hoşlarına giden fikirleri hızlıca hayata geçirmelerini sağlayan bir sezgiselliği nitelemek üzere stüdyo/atölye jargonuna armağan ediyorlar. Bu da yaratıcı süreçlerinin odağını 'seri üretim'den 'seri tasarım'a kaydırıyor.

Bahsettiğimiz yaklaşıma verilebilecek ilk örnek İsrailli tasarım stüdyosu Godspeed'in "speed-furniture" (hız mobilyası) adlı mobilya serisi. Tasarımcılar, yalnızca bir saat içerisinde tasarlayıp ürettikleri bu mobilyalarda malzeme olarak Tel Aviv'deki marangozlardan topladıkları atık ahşap parçalarını kullanıyor. Yine mobilya tasarımı alanından bir diğer örnek ise Martino Gamper'in "100 Chairs in 100 Days" (100 Günde 100 Sandalye) projesi. İtalyan tasarımcı, Godspeed'inkine benzer bir yöntemle, Londra'da iki sene zarfında topladığı atık mobilya parçalarından yepyeni sandalyeler yaratmış. Süreç kapsamında söz konusu parçaların kimini olduğu gibi kullanırken, bır kısmının üzerinde de onlar için tasarladığı yeni rollere uygun değişiklikler yapmış.

Şerifcan Özcan'ın Ten Plus One adlı çalışmasının kapağı

Biraz alan değiştirerek örneklere grafik tasarımıyla devam edebiliriz. New York merkezli tasarımcı Şerifcan Özcan onbir saatte tasarladığı onbir işi içeren “Ten Plus One” (On Artı Bir) adını verdiği bir portfolyo üretmiş. Özcan, o dönem devam etmekte olduğu master programı kapsamında tamamlaması gereken portfolyosunda yeterli sayıda proje yer almadığını farkedince bu yönteme başvurduğunu söylüyor. Ne ironiktir ki, birer saatte hayata geçirdiği bu fikirler arasında yer alan bir konserve ambalajı tasarımıyla ilgilenen bir müşteri bile çıkmış.

Gördüğümüz gibi, 'seri tasarım' olarak adlandırabileceğimiz yaklaşımın izlediği tipik bir süreç, kısa/kısıtlı bir zaman dilimi içerisinde baştan sona tasarlanıp üretilen işlerle sonuçlanıyor. Doğal olarak, böylesi bir yaklaşım dahilinde 'tasarım' ve 'üretim' safhaları iç içe geçerken, 'prototip' ve 'bitmiş ürün' kavramları arasında da pek bir fark kalmıyor. Evet, bu yaklaşımın 'seri üretim' için tasarlanan 'bitmiş ürün'lerin sahip olduğu varsayılan kusursuzluktan ödün verildiği söylenebilir. Ancak, her biri özgün birer tasarım süreci sonucu ortaya çıkan 'seri tasarım'lardaki karakteristik kusurların çoğu kez 'artı değer' olarak ön plana çıkarıldığını dahi görüyoruz. 'Seri tasarım' yaklaşımı, tam da bu nedenlerle sanat, zanaat ve tasarım arasında bir yerlerde konumlanıyor.

Şerifcan Özcan'ın Ten Plus One adlı çalışmasından bir ambalaj tasarımı

Peki, 'seri tasarım' herhangi bir eleştirel damardan besleniyor mu? Öncelikle tasarımcıların, yaşanan çok katmanlı küresel krizlerin etkisi de göz önünde bulundurulursa, tüketim toplumunun itici gücü olarak üstlenegeldikleri tarihsel rolün farkına vardıklarını söyleyebiliriz. Böylesi bir rol kapsamında sanayi devriminden bu yana kendilerine dayatılan 'kusursuz' ve 'özgün' tasarımları durmaksızın yaratma talebinin yaratıcı süreçlerini birer kısırdöngü haline dönüştürdüğünü düşünüyor olabilirler mi? 'Seri-tasarım'cıların tam da bu iki anahtar kavramla oynayarak söz konusu döngüyü kırmaya çabaladıklarını iddia etmek mümkün. 'Seri tasarım'a daha şüpheci bir gözle bakanlarsa, bu yaklaşımı benimseyen tasarımcıların 'tasarlanmış nesne' kavramına atfedilen prestiji kendi lehlerine sömürmeye başladıklarını da pekala öne sürebilir. 'Seri tasarım'cıların 'yıldız tasarımcı' olarak adlandırılan meslektaşlarının son birkaç onyıldır yaptığından çok da farklı olmayan bir şekilde, ancak bu kez daha 'yeraltı' bir yaklaşımla, bir çeşit 'tasarlanmış kusurluluk' sosuyla, bu prestij fırsatını kullandıklarını iddia edenler de çıkabilir. Ancak konuya hangi açıdan yaklaşırsak yaklaşalım, saydığımız örneklerin altını çizdiği önemli bir olguyla karşı karşıyayız: Tasarımda sonucun sürece olan geleneksel hakimiyetinin tam tersine döndüğü ve bugün artık sonuçtan çok, sürecin kendisinin bir değer olarak yükseldiği.

Etiketler: , , , ,

30 Ocak 2010 Cumartesi

Yurttan Tasarım Meseleleri (12)

[Kollektif hafızanın tazelenmesi süreçleri kapsamında müze tartışmaları sürmekte... Bu haberde tasarım adına ayrıca ilginç olan, cezaevindekilerin o koşullarda tasarlayıp ürettiği zeytin çekirdeklerinden yapılan tespihler, sabundan yapılmış satranç takımları gibi ürün örneklerinden bahsedilmesi...]

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.

Birgün Gazetesi'nin 27 Ocak 2010 tarihli, 13:17 saatli haberinden alıntıdır. [Kaynak: http://birgun.net/actuel_index.php?news_code=1264591028&year=2010&month=01&day=27]


‘12 EYLÜL UTANÇ MÜZESİ’ KURULACAK

Devrimci 78’liler Federasyonu, 12 Eylül’de cezaevlerinde yaşananları unutturmamak için müze oluşturuyor. Federasyon bu kapsamda Kültür ve Adalet Bakanlıklarına önümüzdeki günlerde bir 12 Eylül cezaevinin tehsis edilmesi için yazılı başvuru yapacak. Federasyon Başkanı Nejat Kangal, elinde o döneme ilişkin materyal bulunan 78’lilere müzeye katkıda bulunmaları için çağrıda bulundu.
İnsanlık suçlarında ‘zaman aşımı’ olmadığını unutmadan, darbecileri teşhir etmek ve suçlarını bir kez daha kanıtlamak için başlatılan müze çalışmasında; o döneme ilişkin ne varsa, bir tutuklu mektubundan, kanlı bir iç çamaşırına, 30 yıl saklanmış bir ‘yasak yayından’, dönemi anlatan fotoğraflara, zulada kalmış bir cezaevi anısından, cezaevlerinde bestelenmiş türkülerden-marşlara kadar bulunabilecek bütün materyaller toplanacak.
Federasyon Başkanı Kangal, herkesi 12 Eylül darbesini bir müzede belleklere silinmemek üzere kazımaya çağırdı. Bu projelerinin 9-10 yıllık 78’liler çalışması sonucunda geliştiğini belirten Kangal, ellerinde binlerce fotoğrafın yanı sıra, çok sayıda dava dosyasının, mektupların, idam edilenlerin karakalem fotoğraflarının, ‘görülmüştür’ damgalı ‘illegal’ ve legal yayınlar ile kitapların bulunduğunu söyledi. Çeşitli yerlerden 12 Eylül’ü yaşamış insanların kendilerine ulaşarak, ellerinde o döneme ait malzemelerin bulunduğunu söylediğini belirten Kangal, şunları aktardı:
ZEYTİN ÇEKİRDEĞİNDEN TESPİH
“Örneğin, cezaevinde zeytin çekirdeklerinden yapılan güzel tespihler, sabundan yapılmış satranç takımları var. Dışarıdaki çocuklarına yeğenlerine dergiler yapıp göndermişler kendi elleriyle yazarak, çizerek. Bir örgütün merkez yayın organı cezaevine ‘görülmüştür’ damgasıyla girmiş. Yani sistem bir yandan insanları silindir gibi ezmeye çalışıyor ama olağanüstü kötü bir organizasyona da sahip. Müze için o dönemde kullanılmış olan işkence aletlerinin orijinal boyutlarıyla maketleri yapıldı. Göz bağları, tek tip elbiseler.”
12 Eylül’de cezaevi dışında da darbenin etkilerinin olduğuna dikkat çeken Kangal, müzede, o döneme ait, sendikalar, siyaset, sağlık gibi araştırma konularının da yer alacağını söyledi. Kangal, “Kısacası, tekrar bunlar yaşanmasın diye yapılması gereken her şeyi sergilemek, insanların hafızasında yok olmamasını, bilince çıkarılmasını sağlamak istiyoruz” dedi.
MÜZE BU YIL AÇILACAK
Avrupa’nın birçok ülkesinde cezaevi, kamp ve soykırım müzelerinin bulunduğunu ifade eden Kangal, müze için 12 Eylül cezaevlerini istediklerini belirterek, bu nedenle Kültür ve Adalet Bakanlıkları’na önümüzdeki bir iki gün içerisinde yazılı başvuru yapacaklarını belirtti. Kangal, “Oraları boşaltmak için değil, zaten içinden çıkan biziz, oraları müze yapmak için istiyoruz. Bunlar gerçekleşmezse yani bize cezaevlerini vermezlerse biz de bu müzeyi gezici olarak açacağız. Ve 2010 12 Eylülü’nde mutlaka açılacak” diye konuştu.
Müze çalışmalarının süreklilik arz edeceğini de dile getiren Kangal, işlerinin arkeolojik kazılardan daha zor olduğunu ifade ederek, “Onların üzerine toprak örtülü, bizdekinin üzerinde ise hayat örtülü. Yani yok edildi, imha oldu. Çok zorlanacağımızı biliyoruz. Ama bulacağımız her şeyin çok kıymetli olduğunu da biliyoruz” dedi.
GÜLSEN CARDEMİR İZMİR

Etiketler: , , , , , ,

Yurttan Tasarım Meseleleri (11)

[Tüketim Toplumu'nun sürekli değişen tercihleri bağlamında üretilen tonlarca elektronik atık karşısında TV'ler depresyona girmiş olamaz mı?]

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.

Birgün Gazetesi'nin 27 Ocak 2010 tarihli haberinden alıntıdır. [Kaynak: http://birgun.net/life_index.php?news_code=1264589977&year=2010&month=01&day=27]

İntihar Eden TV'ye RTÜK'ten Engel -- 12:59 27 Ocak 2010
‘Plazma televizyon'un intihara teşebbüs ettiği reklam filmi yoğun şikâyet üzerine RTÜK tarafından incelemeye alındı. Ocak ayı içerisinde reklamlarla ilgili şikayetlerin yüzde 25'inin bu filmle ilgili olması nedeniyle harekete geçen RTÜK uzmanları, söz konusu reklamın 'çocuk ve gençlerin fiziksel, zihinsel ve ahlaki gelişimini zedeleyebileceği' sonucuna vardı.
Evde henüz yeni montajı yapılmış olan bir plazma televizyonun, 'yayınları HD görüntü formatında göstermediği', 'saatleri çakışan dizileri kaydetmediği' ve bu nedenle 'bir hiç olduğunu' belirterek çatıya çıktığı reklam filminde, bu televizyon kendini aşağı atmaya çalışıyor. Diğer plazma televizyonlar da aynı nedenle kendilerini asma, denize atma ya da tren raylarına yatma gibi yollarla intihar teşebbüsünde bulunuyor. Uzmanlar tarafından hazırlanan raporlarda, şikâyetlere konu olan reklamda önemli bir sorun olan intihar olayının 'bir espri anlayışıyla basitleştirildiği, komik bir davranışmış gibi gösterildiği, hatta doğal bir eyleme dönüştürüldüğü, sorunlardan kaçma, korkuları yenme, problemlerden kurtulma yöntemi' olarak gösterildiği görüşü aktarıldı.

Etiketler: , , , , , , , ,

29 Ocak 2010 Cuma

Yurttan Tasarım Meseleleri (10)

[Türkiye'nin Fordizm'den Postfordizm'e geçişinin resmi ağızdan duyurulmasıdır.]

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.

Anadolu Ajansı'nın 28 Ocak 2010 tarihinde geçtiği haberden alıntıdır. [Kaynak: http://www.ekotrent.com/haber/20100128/Ergun-Seri-uretiim-onemini-yitirdi.php]


ERGÜN: SERİ ÜRETİM ÖNEMİNİ YİTİRDİ

Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün, fabrikasyonun önemli olduğunu, ancak dünyanın yaşadığı değişim sonucu seri üretimin eski önemini yitirmeye başladığını belirtti.

Ergün: Seri üretiim önemini yitirdi

Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün, fabrikasyonun önemli olduğunu, ancak dünyanın yaşadığı değişim sonucu seri üretimin eski önemini yitirmeye başladığını belirterek, ''Yaşadığımız postmodern dönemde ürüne değil müşteriye odaklanmak gerekiyor'' dedi.

Ergün, Türk Tasarım Danışma Konseyi bünyesinde gerçekleştirilen ''Tasarım Strateji Belgesi ve Eylem Planı Çalıştayı''nda, Tasarım Konseyi'nin temel kuruluş amacının ülkeyi geleceğin yeni dünyasında üst seviyelere taşıyacak tasarım stratejilerinin ve politikalarının belirlenmesi olduğuna değindi.

Günümüzde ülkelerin ve şirketlerin rekabet gücünü korumada ve artırmada en önemli araçlardan birinin tasarım faaliyetleri olduğunu vurgulayan Ergün, ancak Türkiye'nin tasarım konusuna bugüne kadar gereken önemi vermekte geç kaldığını, bu nedenle gelişmiş ülkelerle aradaki açığı kapatmak için çok daha fazla emek ve mesai harcamak zorunda olduğunu ifade etti.

Bakan Ergün, ''Geç kalmış olmamız, geride kalacağımız anlamına gelmiyor. Gerekli emeği ve zihni faaliyeti ortaya koyabilirsek, potansiyelimizi açığa çıkarabilirsek bu farkı kapatabilir hatta daha ileri noktalara ulaşabiliriz'' dedi.

Tasarımın bir hedeften ziyade bir süreç, devamlılığı olan bir konu olduğunu, bu nedenle tasarımla ilgili hedeflere ulaşmanın yeterli olmadığını, ulaşılan seviyede istikrar ve süreklilik kazanmak gerektiğini kaydeden Ergün, ''Lafla peynir gemisi yürümez derler. Gerçekten de sadece konuşarak bir şeyler yapmak, bu ülkeye hizmet etmek mümkün değildir. Burada konuştuklarımızın sadece laftan ibaret olmaması için, dilek ve temennilerden ibaret olmaması için, somut adımlar atma konusunda da irademizi ortaya koyacağız'' diye konuştu.

Türkiye'nin dünyanın en güçlü ekonomilerinden biri olma hedefine işaret eden Ergün, bunu oluşturmak için gereken stratejilerden birinin tasarım stratejisi olduğunu söyledi.

-''ORTAK AKLA, BİRBİRİYLE BÜTÜNLEŞİK POLİTİKALARA İHTİYAÇ VAR''-

Tasarım politikalarının, ekonomik olduğu kadar sosyal ve kültürel faydalarını da görmek gerektiğine dikkati çeken Ergün, şöyle devam etti:

''Türkiye'nin en önemli sorunlarından birisi işsizliktir. İşsiz kardeşlerimizin sorunlarını çözmek için yeni yatırımlara, yeni ürünlere ihtiyacımız var. Tasarım sektörünün gelişmesiyle kazanacağımız rekabet gücü, istihdam artışına da önemli katkılar sağlayacaktır. Önümüzdeki yeni dönemin sunduğu imkanlardan yararlanmak için, tasarımı kalkınma hedeflerimizin, büyüme stratejilerimizin temeline oturtmalıyız. İyi tasarım faaliyetlerine imza attığımız takdirde, yeni teknolojinin öncülerinden biri olmayı başarabiliriz. Türkiye olarak, farkımızı hissettirecek tasarımlar ortaya çıkarmak durumundayız. Ancak bu şekilde giremediğimiz pazarların kapıları Türkiye'ye açılacaktır. Bu nedenle önümüzdeki dönemde, yeni ve özgün tasarımlarımızla uluslararası piyasalarda 'biz de varız' demeliyiz.''

Son dönemde gittikçe önem kazanan tasarım faaliyetlerinin artık firmaların gündemine girmeyi başardığını dile getiren Ergün, birçok firmanın bu konuya titizlikle eğildiğini ve oldukça başarılı sonuçlar elde ettiğini söyledi.

Sanayi ve Ticaret Bakanı Ergün, ''Ancak tek tek bireylerin veya firmaların çalışmalarıyla bir yere varmak oldukça zordur. Tasarım konusunda ortak bir akla, birbirleriyle bütünleşik politikalara ihtiyaç vardır. Böyle kapsamlı çerçeveleri oluşturabilirsek, bu münferit çalışmaların ekonomiye etkisini daha belirgin hale getirmek mümkün olabilir. Bir firmanın veya bir şahsın tasarım çalışmalarına olduğu kadar, ortak bir Türk tasarım anlayışına da önem vermeli, böyle bir anlayışı iş dünyamızın temel özelliklerinden biri haline getirmeliyiz'' şeklinde konuştu.

-''ÜRETİM FABRİKALARDA DEĞİL ZİHİNLERDE YAPILIR''-

Türkiye'de yıllarca sanayinin sadece üretim olarak algılandığını, üretim gibi geniş bir alanın sadece fabrikada yapılan bir faaliyete indirgendiğini ifade eden Ergün, konuşmasını şöyle sürdürdü:

''Üretim sadece fabrika aşamasını içermiyor. Kalite yönetiminden tasarıma, pazar araştırmasından ambalajlamaya, satış sonrası hizmetlerden pazarlamaya kadar birçok alan, aslında üretim sürecinin birbirlerinden ayrılamayacak parçalarıdır. Yaşadığımız küresel kriz de bu gerçeği göstermiştir.

Üretimin her aşamasında başarılı olan firmalar, krize karşı daha dayanıklı duruş sergilemiş, kriz döneminde dahi başarılı olmaya devam etmiştir. Fabrikasyon elbette önemli bir şey, ancak dünyanın yaşadığı sosyal, kültürel ve teknolojik değişim sonucu, seri üretim eski önemini yitirmeye başlamıştır. Yaşadığımız postmodern dönemde, ürüne değil müşteriye odaklanmak gerekiyor. Ürününüzün niteliğini ve geleceğini müşterinin memnuniyeti belirliyor. Artık her ülke hatta her birey, aldığı üründe kendi beğenilerini daha fazla görmek istiyor, ürünü kişiselleştiriyor, kullandığı ürünle kendi kişiliği arasında sıkı bir bağ kuruyor. Önümüzdeki süreçte artık sanayiyi bir üretim değil, tasarım süreci olarak ele almak zorundayız. Şunu unutmayalım, üretim fabrikalarda değil, zihinlerde yapılır.''

-''TASARIM BAŞVURULARI 6 BİN 300'E ULAŞTI''-

Sanayi ve Ticaret Bakanı Ergün, Konsey çalışmalarının özellikle Türkiye'de işletmelerin yüzde 99,8'ini oluşturan KOBİ'ler üzerine odaklanmasının önemli olduğunu vurgulayarak, ''Şunu herkesin bilmesi gerekir; Türkiye, eski usul ve yöntemlerle gelebileceği seviyeye gelmiştir. Eski yöntemlerle belki bir miktar daha ilerleyebiliriz ama büyük ülke olma hedefimize ulaşamayız. Eski köye yeni adet getirmekten korkmayalım. Bununla da yetinmeyip eski köylerin yanına yeni köyler kuralım'' diye konuştu.

Nihat Ergün, Türkiye'de son yıllarda tüm sınai mülkiyet başvurularında olduğu gibi tasarım başvurularında da önemli artışlar yaşandığını, 2002'de 3 bin 800 olan başvuru sayısının yüzde 65 artarak 2009 yılında 6 bin 300'e, 20 bin olan tasarım sayısının da yüzde 35 artarak 27 bine ulaştığını bildirdi.

AA

Etiketler: , , , ,

Yurttan Tasarım Meseleleri (9)

[Türkiye'nin bazı bölgelerinin tarım toplumundan bilgi toplumuna yaptığı "kurbağa sıçrayışı"nın resmidir.]

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.

Birgün gazetesinin 27 Ocak 2010 tarihli haberinden alıntıdır. [Kaynak: http://birgun.net/actuel_index.php?news_code=1264590614&year=2010&month=01&day=27]

AHIRDA İNTERNET KAFEYE 3 BİN TL'LİK CEZA

Türkiye’de en az internet cafesi bulunan iller arasında 81 vilayet içinde sonlarda olan Ardahan’ın Çıldır ilçesine bağlı Taşdeğirmen Köyü'nde bile internet cafe olmalı diyen köylü ahırdan bozma binayı internet cafe yaptı ama jandarma jet hızıyla gidip kapattı. Jandarma’nın ruhsatsız olduğu gerekçesiyle 3 bin TL.’lik ceza kestiği cafenin sahibi yaşadığı bu durum karşısında şaşırırken, inadına eksik evrakları tamamlayacağını söyledi. 600 Nüfusluk köyde internet cafe açan Erkan Dereci isimli Çıldırlı köylü, ‘dededen kalma ahırda hayvan kalmayınca bende oturup, bu binayı ne yapabilirim diye düşündüm. Ve böyle bir fikir aklıma geldi, uyguladım. Gençler olduğu gibi köylüleri de internetle tanıştırdım. Hem de ekmek paramı kazanıyorum. Ama gelin görün ki köyde yapılan bir şikâyeti dikkat alan jandarma daha iki günlük açtığım cafeyi gelip, kapattı. Bu yetmez 3 bir TL. ceza kesti. Ama beni yıldıramazlar. Bu halk teknoloji ile, internetle tanışmalı, eksiklerimi giderip köyde ki internet cafe mi açacağım’ dedi.

Haberli Hazırlayan: Fakir Yılmaz Ardahan.

Etiketler: , , , , ,

27 Aralık 2009 Pazar

"Ne Tasarımı?" değil "Ne İçin Tasarım?" demeli; ya da Tasarımcının Disipliner Tedirginliği

Radikal Gazetesi’nin 27 Aralık 2009 tarihli Tasarım Eki'ne yazdığım bir yazı.
---
55 senelik geçmişiyle Amerika'nın en eski ürün tasarımı dergisi unvanına sahip olan I.D. Magazine iki hafta önce yayın hayatına son verdi. Böylesine simge bir kurum can verince, haliyle ürün tasarımı dünyasını—özellikle de genç tasarımcı adaylarını—bir tedirginliktir aldı. Gelen tepkiler arasında "yazık," "çok üzücü," "tasarımın geleceğinden endişe ediyorum," diyenler çoğunlukta. Oysa ürün tasarımının yasını tutmak bir yana, bu gelişmeyi tasarım için yeni ihtimallerin ve hatta kaçınılmaz dönüşümlerin başlangıcı olarak okumak mümkün. Neden mi?



I.D. Magazine Haziran 2009 sayısı kapağı. Copyright: Kenzo Minami.


Geçtiğimiz Eylül ayında San Francisco merkezli tasarım stüdyosu Frog Design'dan Jon Kolko, Amerika Endüstriyel Tasarımcılar Topluluğu IDSA'nın son kongresinden bildiriyordu: "IDSA işlevini yitirmiştir." Kolko, iddiasını desteklemek için Batı dünyasındaki birkaç gelişmeden dem vuruyordu: İlki, bugüne kadar gelişmiş ülkelerdeki tasarımcıların endüstriye sunageldiği ürün odaklı tasarım hizmetlerinin günümüzde çok daha düşük maliyetlerle başta Asya'dakiler olmak üzere gelişmekte olan ülkelerdeki tasarımcılara veriliyor olması. İkincisi ise, geleneksel olarak tasarımcıların üzerinde bilgi sahibi olduğu varsayılagelen malzeme ve üretim süreçlerine ilişkin son teknolojik gelişmelerin, tasarımcıların sahip olduğunun çok ötesinde, karmaşık bir uzmanlık gerektirmeye başladığı. Tüm bunların üzerine bir de dijital bileşenlerin ve hizmet ağlarının ürünleri kapsayacak ve onlardan çok daha fazla önem arz edecek biçimde gelişmesini göz önünde bulundurun. Bütün bu tespitleri özetleyecek soru şu: Bugün Batı'da ister ürün, ister grafik veya tekstil tasarımcısı olsun, pratiklerini endüstriye bağımlı olarak tanımlayan bir bireyin kendisi ne iş görebilir ki, üyesi olduğu meslek topluluğu işlevsel olsun? Mesleğinin geleneksel olarak odağında yer alan ürün odaklı çözümlere ilişkin hizmetler Çin'den, Hindistan'dan alınır olmuş; kendi coğrafyasında dijitalizasyonun günlük hayatın giderek daha da önemli bir parçası olması sonucu tasarım eyleminin odağı maddi değerden ziyade gayrimaddi değer üretimine kaymış; eğitimi sırasında kendisine sunulan malzeme bilgisi ise bu konudaki uzmanlığını geleneksel "ahşap, metal, plastik ve kompozitler" başlıklarıyla sınırlamış... Öyleyse, ürün/grafik/tekstil tasarımı değil de, ne tasarımı?


Project Infusion' başlıklı IDSA Miami konferansından bir görüntü. (Copyright IDSA)


Aslında burada herhangi bir cevaba ulaşmadan önce soruyu doğru sormakta yarar var: 'Ne tasarımı?' değil, 'ne için tasarım?' Akademisyen çift Bruce ve Stephanie M. Tharp, geride bıraktığımız yılın başında yazdıkları makalede tam da bu ikinci soruyu soruyorlardı. "Endüstriyel Tasarımın Dört Alanı (Hayır! Mobilya, araç, beyaz eşya & oyuncak değil)" başlıklı yazılarında Kolko'nun tespitlerinden çok da farklı olmayan nedenlerden dolayı 'ticari tasarım', 'sorumluluk sahibi tasarım', 'deneysel tasarım' ve 'tartışmacı tasarım'ı mesleğin yeni branşları olarak öneriyorlardı. Burada altını ısrarla çizdikleri, günümüz tasarımcılarını asıl ilgilendirmesi gereken meselenin pratikleri sonucunda ortaya çıkacak 'şey'in ne olacağı (ör. ürün, grafik, tekstil) değil, ne için kullanılacağı (ör. ticari değer yaratmak ve para kazanmak için, bazı imkanlardan yoksun kitlelerin yaşam kalitesini artırmak için, malzemeye ilişkin deneyler yapmak için, siyasi bir meseleye ilişkin tartışma başlatmak için) olduğuydu. Tasarım eğitimi veren kurumların da programlarını böylesi bir anlayışa göre yeniden düzenlemelerinin günümüz şartlarında artık kaçınılmaz hale geldiğinden bahsediyordu Tharp'lar.

Özellikle branşlaşma ve eğitimi ilgilendiren düzenlemelere ilişkin benzeri öneriler sadece tasarım dünyasından mı geliyor? Elbette hayır: Columbia Üniversitesi Teoloji Bölüm Başkanı Mark C. Taylor da, New York Times'a geçtiğimiz Nisan ayında yazdığı bir makalede yüksek öğrenimin günümüz şartlarına uyum sağlayacak, zihinsel çevikliği ve hayal gücü yüksek bireyler yetiştirebilmesi için altı adımlık bir eylem planı önderiyordu. Taylor, planının bizim konumuzu belki de en yakından ilgilendiren kısmında şu tavsiyelerde bulunuyordu: "Söz konusu lisans seviyesi dahi olsa, sabit bölümleri kaldırın ve yerine mesele odaklı programlar kurun. Bu programları da her yedi yılda bir gözden geçirin; ya tamamen yok edin ya da önemli ölçüde değiştirin... Böyle bir anlayışa göre düzenlenecek yeni bölümlerin odaklanması gereken birkaç mesele için şimdiden bazı önerilerde bulunmak mümkün: Zihin, Beden, Hukuk, Bilgi, Ağlar, Dil, Mekan, Zaman, Kitlesel Haberleşme ve İletişim, Para, Hayat, Su."

Taylor'un ufuk açıcı önerilerinin, tüm meslek gruplarına ilişkin yüksek öğrenimi kapsayacak şekilde hayata geçirilebileceği fikri kulağa fazla idealist geliyor olabilir. Ne var ki, salt tasarım eğitiminin bile benzer bir mantık çerçevesinde yeniden düzenlendiğini düşünmek insanı heyecanlandırıyor. Dört senelik ürün/grafik/moda tasarımı bölümlerinin yerlerini dönemlik 'Konya havzasındaki kuraklık meselesi,' 'İstanbul'un banliyölerindeki sel baskınları meselesi,' 'Devlet görevlileriyle yerel halk arasındaki dil farklılıklarından doğan iletişim sorunları' ve benzeri bölümlere bıraktığını düşünün. Ne dersiniz, sizce de tasarımın bu meselelerin teker teker her biri kapsamında söyleyeceği birkaç söz ve yaratacağı birkaç 'artı değer' yok mu?

Etiketler: , , , , , ,

27 Şubat 2009 Cuma

Tasarım fikirlerinin seri üretimi

Mobilya fuarı takıntısı olanlar, "bu sene Stockholm'dekini kaçırdım" diye hayıflanmasın. İster kriz deyin, isterseniz tasarım dünyasının yaratıcılık tıkanıklığı, Stockholm Mobilya Fuarı açıkçası çok tatmin edici değildi. Yine de, fuarda karşılaştığım bir iki proje, son zamanlarda gözlemlemekte olduğum bir trendi onaylamaları açısından önemliydi. Sözkonusu trendi ben "tasarım fikirlerinin seri üretimi" olarak adlandırıyorum. Tabii ki, burada "seri üretim"i klasik anlamıyla kullanmıyorum, daha ziyade kısa/kısıtlı bir zaman dilimi içerisinde baştan sona tasarlanıp üretilen artifaktlardan bahsediyorum. Üstelik çoğu zaman fark yaratabilmek amacıyla, tasarım sürecine ilişkin bu ilginç özelliğin, artifaktları özgün kılma adına ön plana çıkarıldığını da görüyoruz.

Bahsettiğim trende fuardaki işler arasından verebileceğim ilk örnek İsrailli tasarım stüdyosu Godspeed'in "speed-furniture" adını verdikleri seri. Sadece bir saat içinde tasarımı/üretimi tamamlanan bu serideki ürünlerde malzeme olarak Tel Aviv'deki marangozlardan toplanan atık ahşap parçalar kullanılmış. Yine fuardan bir diğer örnek ise Gävle Üniversitesi'nin 'Tasarım ve Ahşap Teknolojisi' bölümü öğrencileri tarafından düzenlenen bir çalıştay sonucu ortaya çıkan ürünler. Tasarımcılar, yalnızca on günlük bir çalıştay sonucu baştan sona tasarımı ve üretimini gerçekleştirdikleri mobilyalarda malzeme kısıtlamasına da giderek yalnızca likra ve huş ağacı kullanmışlar.


Sözünü ettiğimiz trendi incelerken verebileceğimiz örnekler yalnızca bu iki projeyle sınırlı değil tabii ki. Yine mobilya tasarımı alanından hemen akla gelen bir diğer örnek "100 Günde 100 Sandalye". Gamper Martino'nun bu projesi ismiyle kendini açıklıyor zaten. Haydi, biraz da alan değiştirip grafik tasarımına geçelim: Şerifcan Özcan on saatte on iş tasarladığı bir portfolyo üretmiş. Bunu yaparken de, kendisini motive eden tek şey, portfolyosuna yeni birşeyler ekleme isteğiymiş. Ne gariptir ki, bu bir saatte bitirdiği işlerden biriyle ilgilenen bir müşteri bile çıkmış. Bu ve benzeri projeleri teker teker daha detaylı incelemektense, böyle bir trendi tahlil etmek adına biraz fikir egzersizi yapalım istiyorum.

Bana sorarsanız bu olguya birkaç açıdan yaklaşmak mümkün. İlk olarak, tasarımcılar yıllardır yalnızca seri-üretim için değil, seri-tüketim için de tasarladıklarının farkına çoktan varmaya başladılar. Güncel krizler de hesaba katılırsa, artık tasarımcıların senelerdir savurganlık kültürünün belirlediği paradigmaya göre çalıştıklarını farketmiş olmamaları mümkün değil. Bu nedenledir ki, söz konusu trend altında incelediğimiz örneklerde, tasarımcıların tam da bu paradigmaya getirdikleri eleştirilerini işleri yoluyla ortaya koyduklarını söyleyebiliriz.

Bu trende daha şüpheci bir açıdan yaklaşanlarımız, tasarımcıların "tasarlanmış" nesnelere atfedilen prestiji kendi lehlerine--tabiri caizse--sömürmeye başladıklarını pek tabii iddia edebilirler. Söz konusu tasarımcıların, "yıldız tasarımcı" olarak adlandırılan meslektaşlarının son birkaç onyıldır yaptığından çok da farklı olmayan bir şekilde, ancak bu kez "yeraltı" bir yaklaşımla, bir 'tasarlanmış dağınıklık' sosuyla, bu prestij fırsatını kullandıklarını söylemek olası.

Konuya işbölümü ve ekonomi perspektiflerinden bakmak da bize yeni bir yorum yapma olanağı sağlaması açısından faydalı olabilir. Üretim süreçleri giderek otomatize olup sermayenin küreselleşmesi de arttıkça, "mavi-" ve beyaz-yakalı çalışan" kavramları da büyük bir değişime uğruyor. Esnek pazarlar ve küreselleşmenin getirdiği şartlar beyaz yakalı işlerin bölüm ve dağılımını değişime zorluyor. Nasıl yirmi sene önce üretimin taşeronlaştırılması konuşuluyorsa, bugünün şirketleri de danışmanlık--tasarımın da bir parçası olduğu--işlerinin taşeronlaştırılmasını konuşuyor. Tasarım, giderek, danışmanlık firmaları tarafından pakete dahil olan bir yan hizmet olarak, ayrıca fiyatlandırılmaya dahi gerek duyulmaksızın, bedavaya verilmeye başlanıyor. Bu olguya özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki rekabetçi firmaların hizmetlerinde tanık oluyoruz.

Yukarıda tartıştığımız örnekler, bu olgulara verilen bir dizi tepki olarak algılanabilir. Peki başka türlü bir tasarım tepkisi mümkün mü? Ronald Jones'a göre, tasarımcıların disiplinlerarası becerilerini sürekli geliştirdiği, nesne-odaklı pratiklerden ziyade "gayrimaddi değerler" yaratma üzerine kafa yordukları, "deneyim tasarımı" yaklaşımı başka bir perspektif sağlayabilir. Jones, "Are You Experienced?" başlıklı son yazısında bu perspektifi şu şekilde irdeliyor:
kendi ekonomik avantajları cep telefonları için prototip tasarlamaktan ziyade seri-üretimle mümkün olan Çin ve Hindistan tasarımı bedavaya verdikçe ve bariz olan göstergeler üzerine harekete geçmeye başladıkça [bir 'iş dünyası' sanatı olarak deneyim tasarımının] yükselişi daha da hızlanacak. Çin ve Hindistan'ın maddi değerlerin seri-üretimindeki verimliliği Batı dünyasındaki küçük ancak büyümekte olan sektörleri gayrı-maddi ve dağıtımı kolay değerler (deneyimler de dahil olmak üzere) yaratmak adına serbestleştiriyor.
Peki, üzerine fikir yürüttüğümüz bu son gelişmelerin ışığında, bizi nasıl bir geleceğin beklediği hakkında siz ne düşünüyorsunuz? Sergilenen ürünlerin gerçek-zamanlı olarak tasarlanıp üretildikleri mobilya fuarlarına mı tanıklık edeceğiz? Yoksa deneyim fuarlarını ziyaret edip "gayri-maddi değerleri" mı inceleyeceğiz?

Etiketler: , , , , ,

5 Ekim 2008 Pazar

Bayrak Yarışı

Aşağıdaki fotoğrafı, Stockholm'e gelmeden yaklaşık iki hafta önce, İstanbul'da bir süpermarkette çekmiştim. Piyasaya çıkarmanın zamanıdır diye düşünüyorum.

Jean Baudrillard Tüketim Toplumu kitabında "GSMH" ve "büyüme" nosyonlarını tartışmaya açarken, günlük hayattan olası bir senaryoya yer verir. Yeni arabanızı aldığınızda, faturalandırılan bu alışveriş büyüme rakamlarına olumlu olarak yansır. Arabanızla kaza yaptığınızda ise sizin için nahoş olaylar silsilesi başlamıştır, ancak, tam aksine, "büyüme" ve "GSMH" rakamları adına inanılmaz olumlu bir durum söz konusudur. Arabanız tamirhaneye, siz ise hastaneye gidecek ve belki de ameliyat olacaksınızdır, ve tüm bunlar ekonomik göstergelere refah işareti olarak yansıyacaktır.

Son iki senedir İstanbul Boğazı'nı gözlemleyenler iki yakada devasa boyuttaki bayraklarda gözle görülür bir artışa tanıklık etti. Tabii ki bu sadece Türkiye'nin en göz önündeki yeri için geçerli değildi. Evet, milliyetçiliğin için eskiden beri bir "market segment"i olduğu doğru. Ancak itiraf etmeliyim ki, aşağıdaki kareye bir cola-turka ya da ali-desiderolu-derbi-jilet reklamına bakarkenki kaale almayışımla bakamıyorum.


Baudrillard'a dönersek, günün anlam ve önemine uygun kısa bir senaryo ile, bugünlerin ulusal refahımıza, yani büyüme rakamlarına katkısı:

TopTankTüfekHastaneCenaze"Lanetliyoruz"BayrakBayrakBayrakVeDahaÇokBayrakDahaBüyükBayrak"NiyeBayrakAsmadın?""HalkınHassasiyetleriVeHaklıTepkisi"İnenCamÇerçevelerKırılanKemiklerCamcıHastane........

MigrosKart ile 6 taksit.

Etiketler: , ,