SonTahlil

Tasarım politiktir.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Yurttan Tasarım Meseleleri (21)

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.


Yeni Şafak Gazetesi'nin 9 Ağustos 2010 tarihli haberinden alıntıdır. [Kaynak: http://www.yenisafak.com.tr/Gundem/?i=272572

O artık film yıldızı

31 Mayıs gecesi uluslararası sularda İsrail Donanması'nın kanlı baskınına uğrayan Mavi Marmara için film şirketleri yarışa girdi. 1'i yurt dışından 4 şirket, çekecekleri yapımlarda gemiyi kullanmak için harekete geçti. Mavi Marmara bu kez kendi hikayesini duyurmak için Akdeniz'e açılacak.

O artık film yıldızı


Hatay'ın İskenderun Limanı'na demirleyen Gazze konvoyuna katılan gemilerde Birleşmiş Milletler Heyeti, sigorta firmalarının eksperleri ve savcılık incelemelerde bulunacak. Dışişleri Bakanlığı'ndan alınan bilgiye göre; gemiler bugün ya da yarın basına açılacak. Bu arada IHH yetkilileri de aynı günlerde gemide kendi incelemelerini yapacaklarını bildirdi.
ORHAN TURHAN / İSTANBUL
Gazze'ye insani yardım götürürken İsrail'in saldırısına uğrayan Mavi Marmara gemisi, Hatay'ın İskenderun Limanı'na demirledi.

9 vatandaşımızın şehit edildiği Mavi Marmara gemisinin isim hakları hafta içinde adı açıklanmayan bir film şirketi tarafından tescil ettirildi. 4 film yapımcısı da Mavi Marmara'yı çekecekleri filmlerde kullanmak üzere harekete geçti. Pana Film ise Kurtlar Vadisi-Filistin'in seneryosuna, Akdeniz'de yaşanan İsrail saldırısını dahil etti. Eğer anlaşma sağlanırsa Pana Film çekimlerde de Mavi Marmara'yı kullanacak.

YURTDIŞINDAN DA TEKLİF VAR

Edinilen bilgiye göre 3'ü yurt içinden, biri yurtdışından 4 film şirketi Mavi Marmara'ya talip oldu. İsmini açıklamayan bir film şirketi çekeceği film için Mavi Marmara adını şimdiden tescil etti. Şirket yöneticisi eğer anlaşma sağlanacak olursa Mavi Marmara adıyla yapacakları filmde tüm dünyaya yapılanları anlatma fırsatı bulacaklarını söyledi. Film şirketlerinin yoğun ilgisi, Mavi Marmara'nın Akdeniz açıklarında bir kez daha İsrail saldırısına uğrayacağını gösteriyor.

KURTLAR VADİSİ'NDEN ATAK

Talipler arasında Kurtlar Vadisi'nin yapıcım şirketi Pana Film de var. Şirket IHH yetkilileriyle görüştü. Baskınla birlikte "Kurtlar Vadisi-Filistin" adıyla yeni film yapacaklarını açıklayan yapımcılar, gemilerin İskenderun Limanı'na demirlemesiyle senaryoyu jet hızıyla değiştirdi. Mavi Marmara gemisini de senaryo içine dâhil eden film senaristleri, gemiyi filmde kullanmak için kesenin ağzını açtı. Eğer anlaşma sağlanırsa Mavi Marmara, film için Akdeniz'e açılacak.

İHH müzeye sıcak bakmıyor

Gemilere uzun vadede ne olacağına ilişkin net bilgi yok. Geminin ne olacağına dair farklı düşüncelerin ortaya atıldığını belirten iHH Yönetim Kurulu üyesi Yaşar Kutluay şunları söyledi: "Birkaç farklı düşünce var. Ancak bunlar olacak diye söylemek de yanlış olur. Kesin bir karar yok. Düşük bir ihtimalle müze olmasıyla ilgili bazı görüşler var. Ancak ilk zamanlar meraktan ziyaretin yoğun olacağı, sonrasında ise kaderine terk edileceği endişesiyle bu fikre pek sıcak bakmıyoruz. Bunun yanında Gazze'ye yardım götürmeye devam etmesi yönünde de bazı görüşler var. Son olarak da gemi Türkiye karasularında dolaşsın, insanları gezdirsin, orada programlar yapılsın diyenler. Süreç tamamlandıktan sonra netleşecek."

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Yurttan Tasarım Meseleleri (20)

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.


BİA'nın 12 Ağustos 2010 tarihli haberinden alıntıdır. [Kaynak: http://bianet.org/bianet/kultur/124089-namus-tore-bahanesiyle-katledilen-kadinlar-aniti-yapilacak]

"Namus-Töre" Bahanesiyle Katledilen Kadınlar Anıtı Yapılacak

Antalya Kent Konseyi Kadın Meclisi'nde gönüllü olarak görev yapan yedi kadın, namus-töre adına katledilen kadınları unutturmamak, öldürülen kadınların yaşam haklarının yok edildiğini sanat aracılığıyla gözler önüne serebilmek için bir anıt yapmaya hazırlanıyor.

Antalya - BİA Haber Merkezi
12 Ağustos 2010, Perşembe

Antalya'da namus-töre adına katledilen kadınlar adına bir anıt yapmaya hazırlanan yedi kadın, duyarlı kurum ve kuruluşlardan destek istedi.

Amaçları, katledilen kadınların isimlerinin ve acılarını unutturmamak, öldürülen kadınların yaşam haklarının yok edildiğini, yaşama kıvancının ta kendisi olan sanat aracılığıyla gözler önüne serebilmek.

Antalya Kent Konseyi Kadın Meclisi'nde gönüllü olarak görev alan Prof. Dr. Gülser Kayır, tekstil ve fotoğraf sanatçısı Filiz Otyam, ressam Ferda Pulhan, eczacı A. Sibel Hasırcıoğlu, emekli kimya öğretmeni Ayşe Şap, heykeltıraş Uğur Karaca, endüstri ürünleri tasarımcısı Tülin Sabur'un çağrısı şöyle:

"Üstü örtülen, olmamış varsayılan, yeterince konu edilmeyen, engelleyici çözümler aranmayan, namus-töre adına katledilen kadınlar adına Antalya Kadın Yarı mevkiinde bir anıt yapıyoruz.

Amacımız, namus-töre adına kadınların öldürülmesinin somut olarak sergilenmesi ve ölen kadınların anılması, isimlerin ve acıların unutturulmaması. Paylaşmacı, sevgi dolu kadın ve erkeği eşit ilişkiler yaşayan, şiddetsiz bir toplum özlemindeyiz.

Kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılması için duyarlılık yaratmak istiyoruz. Bu duyarlılığımızın ülkemiz kadınlarının da yüreğini titrettiğini biliyoruz. O zaman her ilde hatta her ilçede biz kadınlar bu anıt ve heykellerimizle ülkemizi barış bahçesine neden çevirmeyelim değil mi?

Bu anıtla namus-töre adına işlenen cinayetlerle öldürülen kadınların insan haklarının farkına varılmadığını ve yaşam haklarının yok edildiğini, yaşama kıvancının ta kendisi olan sanat aracılığıyla gözler önüne sermek istiyoruz.

Anıt bir kadın heykeltıraş tarafından yapılacak. Biz, Antalya Kent Konseyi Kadın Meclisi'nde gönüllü olarak görev alan yedi kadın, geldiğimiz bu aşamada duyarlı kurum ve kuruluşların ilgi ve desteğini bekliyoruz." (BB)

Etiketler: , , , , , , , ,

28 Şubat 2010 Pazar

2010 Stokholm Mobilya Fuarı: Üretim artık zihinlerde olsa da, meseleler hala bedensel

Radikal Gazetesi’nin 28 Şubat 2010 tarihli Tasarım Eki'nde yayımlanan ikinci yazım.

---

İsveçli mobilya devi Ikea'yı ziyaret etmiş olanların dikkatinden kaçmamıştır. Firmanın mağazalarında sergilenen hemen her ürünün yanında tasarımcısının ismi ve resmini içeren bir pano hazır bulunur. Bu panolar, sanayi sonrası toplumların tasarıma yaptığı vurgunun açık bir göstergesidir. Sonuçta dünyanın son birkaç onyılda sahne olduğu gelişmeler, böylesi toplumların küresel rekabet stratejilerini "İsveç malı"ndan çok "İsveç tasarımı" benzeri bir söylem üzerine kurmasını kaçınılmaz kılan şartları yaratmıştır.

İşte, Ikea'nın memleketinde düzenlenen 2010 Stokholm Mobilya Fuarı'nın da her köşesi benzer bir söylemin izlerini taşıyordu. "%100 Norveç" ve "%101 Brüksel Tasarımı" gibi başlıklar altında kurulan sergiler, ulusal/yerel değer yaratımında tasarımın gücünden faydalanmak amacındaydı. Dahası, fuarda tasarıma yalnızca belirli standlar özelinde değil, tüm fuarın kurumsallığı seviyesinde vurgu yapılması söz konusuydu. Örneğin, alışılagelmiş bir fuar kataloğunda bulunan firma ve ülke dizinlerinin yanı sıra, Stokholm Mobilya Fuarı'nın resmi kataloğunda bir de tasarımcı dizini yer alıyordu. Tasarım ve tasarımcılar fuarda her anlamda başroldeydi.

%101 Brüksel standından bir görüntü. (Fotoğraf: Fien Muller)

Tasarıma böylesi önemli bir rol biçilmesi fikri muhtemelen ülkemizdeki tasarımcıların hayallerini süslerken, üreticiler içinse oldukça şaşırtıcı olabiliyor. Nitekim, Stokholm'deki fuara Türkiye'den katılan iki firmadan biri olan Sertex'in temsilcisiyle yaptığım görüşmede de kendisi "yahu, burada gerçekten her şey tasarım üzerine" derken benzer bir şaşkınlığı dile getiriyordu. Ancak, Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün'ün geçenlerde söylediklerine bakılırsa, bu şaşkınlığın yerini çok yakında bir olağanlaşmanın alacağını söyleyebiliriz. Ergün, geçtiğimiz ay Türk Tasarım Danışma Konseyi bünyesinde gerçekleştirilen Tasarım Strateji Belgesi ve Eylem Planı Çalıştayı'nda adeta Türkiye'nin sanayi sonrası topluma geçişi tamamladığını resmi ağızdan beyan etmiş oldu. Bakan, dünyanın yaşadığı değişim sonucu seri üretimin eski önemini yitirmeye başladığını belirterek, üretimin "artık fabrikalarda değil, zihinlerde" yapıldığını söyledi. Ergün ayrıca, tasarımın bir hedeften ziyade bir süreç olduğunu, bu nedenle tasarımla ilgili hedeflere ulaşmanın yeterli olmadığını, ulaşılan seviyede istikrar ve süreklilik kazanmak gerektiğini kaydetti.

Stokholm Mobilya Fuarı'nda dikkat çeken ürünler, tam da, böyle bir sürekliliğin tasarıma yalnızca söylem seviyesinde verilecek bir önemle kazanılamayacağını kanıtlar gibiydi. Üretimin bedenlerden zihinlere kayması ve bu değişimin resmi otoriteler tarafından zamanında tespit edilmesi, ülkemiz tasarımcılarına hayallerindeki altın çağı yaşatacak gibi gözüküyor olabilir. Ancak tasarımın kendisine biçilen rolü hakkıyla yerine getirebilmesinin yolu büyük ölçüde tam da bu kökten değişimin yol açtığı yeni yaşam koşullarını dikkatlice inceleyebilmesinden geçiyor. Nitekim, Stokholm Mobilya Fuarı da tasarımın böylesi hassas bir tavır sayesinde fark yaratmayı başardığı örnekleri barındırıyordu.

Greenworks firmasının "Moving Hedge" adlı ürünü


Sanayi sonrası toplumdan yükselen somut ihtiyaçları kendisine dert edinen tasarımların eğildiği meselelerin başında ofis yaşamının yarattığı ciddi sağlık sorunları geliyor. Fuardaki tasarımların, söz konusu meselelerin çözümü adına, yoga ve pilates gibi Batı'da popüleritesi gittikçe artan egzersiz yöntemlerinden ilham aldığı dahi görülüyordu. Ancak, yetkililer bu tasarımların geliştirilmesinde böyle ilham kaynaklarından faydalanmanın yanı sıra, bilim adamlarıyla yapılan sistematik çalışmaların da büyük yardımı olduğunun ısrarla altını çizdiler. Nitekim bele ve boyna binen yüklerin gün içinde farkında olmadan yapılacak küçük egzersizler sayesinde azaltılabilmesini sağlayan bu tasarımlar, gerçekten de bir bilimsel araştırmanın hassasiyetinden izler taşıyordu. Söz konusu tasarımlara örnek olarak Salli'nin 'Saddle Chair,' Topstar'ın 'Sitness' ve Backapp'ın firmayla aynı adı taşıyan sandalyeleri verilebilir. Elbette, ofis yaşamının gündeme getirdiği meselelerden tasarımın gündemine girenler yalnızca bel ve boyun sağlığıyla ilgili olanlar değildi. Örneğin Greenworks adlı firmanın sergilediği 'Moving Hedge' adlı ürün, iç mekanlardaki düşük hava kalitesini kendine dert edinmişti. Firmanın 'yaşayan mobilya' olarak tanımladığı ürün tarihteki ilk 'kendini sulayabilen taşınabilir duvar bitkisi' olma özelliğini taşıyor. Ürünü, her biri iki metrekare alana sahip iki yüzünün de yoğun biçimde bitkilerle kaplı olduğu bir separatör olarak da nitelendirmek mümkün. Moving Hedge'in tasarımcıları ürünü geliştirirken sahip oldukları amacın iç mekanlarda oksijen oranının dengelenmesi yoluyla cilt kuruluğu ve baş ağrısı gibi sorunların çözümüne yardımcı olmak olduğunu belirtiyorlardı.

Backapp ve Sitness adlı sandalyeler

Stokholm Mobilya Fuarı'nda Batı dünyasındaki gündelik yaşamın içinden çıkan belirli sorunlara uzmanlaşma derecesinde eğilen firmaların son derece ilginç bir ortak özelliği de, her birinin yalnızca belirli bir soruna odaklanması. Söz konusu firmalar tüm ticari faaliyetlerini yalnızca odaklandıkları sorunları çözmek amacıyla geliştirdikleri tek bir ürün tipi üzerine yoğunlaştırıyorlar. Görünen o ki, tasarım gerçek sorunlara eğildiği zaman, yalnızca tek bir mesele etrafında karlı iş modelleri kurduracak kadar önemli bir rol oynayabiliyor. Sanırım, ülkemizde de tasarımın üstleneceği yeni rollerin öneminin söylem seviyesinde kalmamasının yolu biraz da tasarımın takip eden değil, takip edilen olmasından geçiyor.

Etiketler: , , , , , , , , ,

Belleğin tasarımı: Geçmiş trajedilerin tekrar etmemesi nesnelerle mi mümkün, fikirlerle mi?

Radikal Gazetesi’nin 28 Şubat 2010 tarihli Tasarım Eki'nde yayımlanan bir yazım.

---

Arat Dink, babasına düzenlenen suikastin geçtiğimiz Ocak ayındaki yıldönümünde Agos Gazetesi'nin penceresinden doğaçlama bir konuşma yaptı. Konuşması sırasında Dink'in ağzından aslında tasarımı da çok yakından ilgilendiren samimi birkaç söz döküldü: "Babamın büstü var içeride, onu kırmak istiyorum. Ben büstleri değil, insanları seviyorum." Dink'in bu yakarışı ilk bakışta anın duygusallığıyla, çok da ölçüp tartılmadan söylenmiş birkaç söz gibi gözükebilir. Ne var ki, aynı sözlerin aslında geçmişi hatırlatmak üzere 'tasarlanmış' nesnelerin bellekle olan sorunlu ilişkisini gözler önüne seren bir çağdaş tasarım eleştirisi görevi gördüklerini söylemek mümkün.

Gerçekten de esas amaç hatırlamak, anmak ve geçmişte yaşanan olumsuzlukların gelecekte tekrarlanmasının önüne geçmekse, tasarımın alışılmış çözümü olan nesnelerin buna ne kadar hizmet ettiği oldukça su götüren bir mesele. Burada bahsettiğimiz ister bir büst isterse bir müze binası olsun, böylesi 'nesne'lerin, trajedilerin anısını yaşatmaktan çok, onları sonsuza kadar geçmişe gömmeye yaradıkları söylenebilir. Hatta, yakın tarihimiz benzeri tradejilerin araçsallaştırılmaları sonucu bambaşka amaçlara hizmet eder hale geldiği onlarca örnekle de dolu. En masum haliyle 'karanlık turizm' (dark tourism) olgusunda vücut bulan böylesi bir araçsallaştırmanın, en kötü durumlarda ise yeni trajedileri yaratacak kitlelerin harekete geçirilmesi için kullanılan ritüellerin birer dekoruna dönüştüğü de sıkça görülüyor. Nitekim, Orhan Pamuk'un son romanı Masumiyet Müzesi'nin kahramanı Kemal de yitirdiği sevgilisi anısına kurmak istediği müzeyle ilgili ne diyordu: "Müzemle yalnız Türk milletine değil, dünyanın bütün milletlerine yaşadığımız hayat ile gururlanmayı öğretmek istiyorum. Gezdim, gördüm: Batılılar gururlanırken, dünyanın büyük çoğunluğu utanç içerisinde yaşıyor. Oysa hayatımızdaki utanç verici şeyler bir müzede sergilenirlerse, hemen gururlanılacak şeylere dönüşürler" (2008. İstanbul: İletişim Yayıncılık A.Ş. Sayfa 571-2).

Nükhet İpekçi babasının kanlı gömleğini NTV canlı yayınında kameralara gösterirken

Hal böyleyken, geçtiğimiz günlerde ülkemizde müze tartışmalarına ivme kazandıran bir gelişme de Abdi İpekçi suikastinin yıldönümünde yaşandı. Nükhet İpekçi, NTV'de çıktığı canlı yayında babasının kanlı gömleğini kameralara göstererek gerçek faillerin bulunması çağrısında bulunurken, bir yandan da benzer biçimde kurban edilen gazetecilerin eşyalarının sergileneceği bir müze kurma fikrinin gündeme gelmesine yol açtı. Ancak, muhtemelen en zihin açıcı nitelikteki görüş söz konusu gazetecilerden Uğur Mumcu'nun kızı Özge Mumcu'dan geldi. Mumcu, suikaste kurban giden kişilerin "sadece eşyaları değil, fikirleri de böyle bir müzede yer bulmalı" dedi.

Mumcu'nun nesnelere karşı öne çıkardığı 'fikirler' kavramı, aslında tasarım için yeni ufuklara işaret ediyor. Nitekim, son yıllarda, fikirlerin temsili ve yaşatılmasına odaklanan ve bu anlamda bellek ve tasarım ilişkisine dair alışılmışın dışında yaklaşımlar geliştirme çabasında olan yaratıcı işlerle karşılaşıyoruz. Söz konusu işlere verebileceğimiz en iyi örneklerden biri, Rafael Lozano Hemmer'in tasarladığı ve Meksika'nın başkenti Mexico City'ye yerleştirilen 2008 tarihli Voz Alta (Yüksek Ses) projesi. Hemmer'e verilen iş tanımı, Tlatelolco öğrenci katliamının kırkıncı yılı anısına bir tasarım yapmaktı. O da alışılagelmiş nesne odaklı bir çözüm yerine, katliamın meydana geldiği "Plaza de las Tres Culturas" meydanına yerleştirilecek ve her arzu edenin kullanabileceği bir megafon tasarladı. Bu megafon bir yandan katılımcıların 'seslerini yükseltmelerini' sağlarken, diğer yandan da meydanı tarayan 10 kilowattlık bir projektörü kontrol ediyor. İşin ilginci bu projektörün etkinliğinin megafondan gelen ses dalgalarına göre değişiyor olması: Megafondan duyulan sesin yüksekliğine göre projektörün yaydığı ışığın parlaklığı artıyor ya da azalıyor; konuşan olmadığı zamansa ışık sönüyor. Meydandaki ışığın sönük kaldığı anlarda, bu kez meydanın karşı yakasındaki Kültür Merkezi binasının çatısında bulunan üç projektör, arşivlerde bulunan görgü tanıkların ifadelerini, aydınlar ve siyasetçilerle yapılmış olan röportajları, '68 yılından kalan radyo kayıtlarını ve şarkıları ışığa dönüştürmek suretiyle harekete geçiyor. Ayrıca megafona konuşanların ne dediğini merak edenler FM 96.1 frekansından yayın yapan Radio UNAM'a bağlanarak kent sakinlerinin yorumlarını dinleyebiliyor. Böylece, aslında bu trajik olayın hatırasının 'şimdiki zaman'da gerçekleşen katılımla harmanlanlanarak yaşatıldığı söylenebilir. Binlerce insanın katıldığı projede hiçbir sansür ya da kontrol uygulaması yapılmamış. Haliyle, megafondan seslendirilen mesajlar da katliamın tanıklarının ifadelerinden, sıradan vatandaşların evlenme tekliflerine kadar uzanan büyük bir çeşitliliğe sahip. Hemmer'in tasarımının bu özelliği de, böylesi trajik bir olayın ve ona tanıklık etmiş olan kent mekanının günlük gerçeklikten koparılarak mitleştirilmesini önlüyor olsa gerek.

Rafael Lozano-Hemmer'in "Voz Alta" adlı tasarımı.
(Fotoğraf
: Antimodular Research and Alejandro Blázquez)

Yunanistan'da geçen seneki eylemler sırasında genç göstericilerin Nazi işgaline karşı mücadele vermiş bir direnişçi olan Kostas Perrikos'un büstünü barikat yapmak için kullanması epey tartışılmıştı. Eski tüfekler gençleri tarihi bilmemekle ve geçmiş kahramanlara saygısızlık etmekle suçluyordu. Gelgelelim, Yunanistan'daki gençlerin de aynen Arat Dink gibi büstlerin gerçekte neye hizmet ettiğinin ayırdına vardıklarını söyleyemez miyiz? Tasarım söz konusu olduğu zaman, böylesi nesnelerin 'geçmişteki olumsuzlukların tekrar yaşanmasını önleme' benzeri bir işlevi yerine getirmekte çok da başarılı olamadığını yakın tarih bize kanıtlıyor. O halde, kullanıcılar olarak yapmamız gereken belki de aynen gençlerin kullanım tercihinde görüldüğü gibi elimizdeki büstlere yeni işlevler yükleyerek onlara hayat katmak; etrafında yaratılan mitleri yıkarak onları 'insanlaştırmak.' Tasarımcılar olarak ise meseleye katkımız, yeni ritüellere hizmet edecek 'ölü' nesnelerden çok, Hemmer gibi, fikirlerin ve duyguların özgürce dile getirilmesini sağlayacak, devingen aracılar üretmek sayesinde gerçekleşebilir.

Etiketler: , , , , , ,

21 Şubat 2010 Pazar

Yurttan Tasarım Meseleleri (14)

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.

Birgün Gazetesi'nde 18 Ocak 2010 tarihinde yayınlanan Serap Erdoğan'ın "Unutuşun Dikenli Yatağı" adlı yazısından alıntıdır. [Kaynak: http://birgun.net/city_index.php?news_code=1265369421&year=2010&month=02&day=05]

BİREYİN BELLEĞİNDEN TOPLUMUN BELLEĞİNE
Toplum kuramcısı Maurice Halbwachs, tek tek bireylerin anıları ve toplumsal bellek arasında da buna benzer bir ilişki olduğunu öne sürmektedir. Halbwachs’a göre topluluklar bireylere, içine anıları bir yerlere yerleştirdikleri çerçeveler sunar ve anılar sanki bir haritaya işaretlenir gibi toplumsal belleğin kılavuzluğunda bireylerin belleğine yerleşir. Toplumsal bellek söz konusu olduğunda üzerinde en çok durulan kavramlardan biri, bu bilgilerin kuşaklar arasında nasıl aktarıldığı ve aktarılacağı sorusudur.
Elbette ki ilk akla gelen, alışkanlıklar, gelenekler, şarkılar, atasözleri, anıtlar, müzeler ve kitaplar yoluyla bilgilerin kuşaktan kuşağa iletilmesidir. Paul Connerton, özellikle anma törenleri ve bedensel pratiklerin toplumların anımsamasında önemli role sahip olduklarını vurgular. Burada bahsedilen, belki de yüz yıllar boyunca tekrarlanılarak aktarılan, araçsal eylemler olmaktan çok dile getirici özellikte ve gerçekleştirenlerin yaşamına değer ve anlam kazandırma gücüne sahip değişmez ritüellerdir. Dini törenlerin pek çoğu bu tür törenlere örnek olarak ele alınabilir.
Kayıplarımızın ardından onları hatırlamak ve hatırlatmak adına düzenlediğimiz törenler ise bir bilginin aktarılmasındaki sürekliliğin sağlanması açısından bu törenlere benzerlik taşısa da, biçim ve içerikleri farklılık göstermektedir. Psikolojik isteklerimizi ve çatışmalarımızı temsil etmeleri için hayatın pek çok aşamasında, pek çok anlam yükleyerek nesneleri kullanırız. Komplike yas yaşayan kişilerde de, kaybettikleri kişiler ve ilişkilerle bağlarını bir anlamda sürdürebilmek için çeşitli eşyaların kullanıldığı izlenmiştir. Psikanalist Vamık Volkan’ın “bağlantı nesneleri” olarak adlandırdığı bu eşyaları, kaybettiklerimizden kalan ve anı değeri taşıyan eşyalarımızla karıştırmamak gerek. Ölen annemizden kalan yüzüğü hiçbir sıkıntı hissetmeden taşıyabiliriz üzerimizde. Bağlantı nesneleri ise genellikle ne gözümüzün önünde durmasına ne de ortadan kaybolmasına dayanamadığımız, kaybımıza dair yaşadığımız öfke ve kederi üzerinde taşıyan nesnelerdir. İşte kaybettiklerimizin hatırası için düzenlediğimiz törenlerin, çözülmeyen, çözülemeyen yaslarımızla birer bağlantı nesnesine dönüşmesine izin vermememiz gerek. Eğer anma törenleri ölümün dondurulduğu anlar olarak kalırsa anlamsızlaşacak ve giderek sadece şekilsel kısmı aktarılan toplantılar haline gelecektir. Tıpkı İstiklal Marşı’nı “o-be”, “nimmilletimin” diye öğrenen çocuklar gibi. Hatta belki de hala öyle söyleyen yetişkinler… Amaç hayata aktarılamadıkça yıldönümleri, sadece acılı insanların bir araya gelip dertlerini tazeledikleri, birbirlerinin varlığından teselli bulup bir sonraki buluşmaya kadar yaralarının üzerini örttükleri buluşmalardan ibaret kalacaktır. Ne yitirdiklerimiz ne de geleceğimiz bunu hak etmiyor.

Etiketler: , , ,

29 Ocak 2010 Cuma

Yurttan Tasarım Meseleleri (10)

[Türkiye'nin Fordizm'den Postfordizm'e geçişinin resmi ağızdan duyurulmasıdır.]

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.

Anadolu Ajansı'nın 28 Ocak 2010 tarihinde geçtiği haberden alıntıdır. [Kaynak: http://www.ekotrent.com/haber/20100128/Ergun-Seri-uretiim-onemini-yitirdi.php]


ERGÜN: SERİ ÜRETİM ÖNEMİNİ YİTİRDİ

Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün, fabrikasyonun önemli olduğunu, ancak dünyanın yaşadığı değişim sonucu seri üretimin eski önemini yitirmeye başladığını belirtti.

Ergün: Seri üretiim önemini yitirdi

Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün, fabrikasyonun önemli olduğunu, ancak dünyanın yaşadığı değişim sonucu seri üretimin eski önemini yitirmeye başladığını belirterek, ''Yaşadığımız postmodern dönemde ürüne değil müşteriye odaklanmak gerekiyor'' dedi.

Ergün, Türk Tasarım Danışma Konseyi bünyesinde gerçekleştirilen ''Tasarım Strateji Belgesi ve Eylem Planı Çalıştayı''nda, Tasarım Konseyi'nin temel kuruluş amacının ülkeyi geleceğin yeni dünyasında üst seviyelere taşıyacak tasarım stratejilerinin ve politikalarının belirlenmesi olduğuna değindi.

Günümüzde ülkelerin ve şirketlerin rekabet gücünü korumada ve artırmada en önemli araçlardan birinin tasarım faaliyetleri olduğunu vurgulayan Ergün, ancak Türkiye'nin tasarım konusuna bugüne kadar gereken önemi vermekte geç kaldığını, bu nedenle gelişmiş ülkelerle aradaki açığı kapatmak için çok daha fazla emek ve mesai harcamak zorunda olduğunu ifade etti.

Bakan Ergün, ''Geç kalmış olmamız, geride kalacağımız anlamına gelmiyor. Gerekli emeği ve zihni faaliyeti ortaya koyabilirsek, potansiyelimizi açığa çıkarabilirsek bu farkı kapatabilir hatta daha ileri noktalara ulaşabiliriz'' dedi.

Tasarımın bir hedeften ziyade bir süreç, devamlılığı olan bir konu olduğunu, bu nedenle tasarımla ilgili hedeflere ulaşmanın yeterli olmadığını, ulaşılan seviyede istikrar ve süreklilik kazanmak gerektiğini kaydeden Ergün, ''Lafla peynir gemisi yürümez derler. Gerçekten de sadece konuşarak bir şeyler yapmak, bu ülkeye hizmet etmek mümkün değildir. Burada konuştuklarımızın sadece laftan ibaret olmaması için, dilek ve temennilerden ibaret olmaması için, somut adımlar atma konusunda da irademizi ortaya koyacağız'' diye konuştu.

Türkiye'nin dünyanın en güçlü ekonomilerinden biri olma hedefine işaret eden Ergün, bunu oluşturmak için gereken stratejilerden birinin tasarım stratejisi olduğunu söyledi.

-''ORTAK AKLA, BİRBİRİYLE BÜTÜNLEŞİK POLİTİKALARA İHTİYAÇ VAR''-

Tasarım politikalarının, ekonomik olduğu kadar sosyal ve kültürel faydalarını da görmek gerektiğine dikkati çeken Ergün, şöyle devam etti:

''Türkiye'nin en önemli sorunlarından birisi işsizliktir. İşsiz kardeşlerimizin sorunlarını çözmek için yeni yatırımlara, yeni ürünlere ihtiyacımız var. Tasarım sektörünün gelişmesiyle kazanacağımız rekabet gücü, istihdam artışına da önemli katkılar sağlayacaktır. Önümüzdeki yeni dönemin sunduğu imkanlardan yararlanmak için, tasarımı kalkınma hedeflerimizin, büyüme stratejilerimizin temeline oturtmalıyız. İyi tasarım faaliyetlerine imza attığımız takdirde, yeni teknolojinin öncülerinden biri olmayı başarabiliriz. Türkiye olarak, farkımızı hissettirecek tasarımlar ortaya çıkarmak durumundayız. Ancak bu şekilde giremediğimiz pazarların kapıları Türkiye'ye açılacaktır. Bu nedenle önümüzdeki dönemde, yeni ve özgün tasarımlarımızla uluslararası piyasalarda 'biz de varız' demeliyiz.''

Son dönemde gittikçe önem kazanan tasarım faaliyetlerinin artık firmaların gündemine girmeyi başardığını dile getiren Ergün, birçok firmanın bu konuya titizlikle eğildiğini ve oldukça başarılı sonuçlar elde ettiğini söyledi.

Sanayi ve Ticaret Bakanı Ergün, ''Ancak tek tek bireylerin veya firmaların çalışmalarıyla bir yere varmak oldukça zordur. Tasarım konusunda ortak bir akla, birbirleriyle bütünleşik politikalara ihtiyaç vardır. Böyle kapsamlı çerçeveleri oluşturabilirsek, bu münferit çalışmaların ekonomiye etkisini daha belirgin hale getirmek mümkün olabilir. Bir firmanın veya bir şahsın tasarım çalışmalarına olduğu kadar, ortak bir Türk tasarım anlayışına da önem vermeli, böyle bir anlayışı iş dünyamızın temel özelliklerinden biri haline getirmeliyiz'' şeklinde konuştu.

-''ÜRETİM FABRİKALARDA DEĞİL ZİHİNLERDE YAPILIR''-

Türkiye'de yıllarca sanayinin sadece üretim olarak algılandığını, üretim gibi geniş bir alanın sadece fabrikada yapılan bir faaliyete indirgendiğini ifade eden Ergün, konuşmasını şöyle sürdürdü:

''Üretim sadece fabrika aşamasını içermiyor. Kalite yönetiminden tasarıma, pazar araştırmasından ambalajlamaya, satış sonrası hizmetlerden pazarlamaya kadar birçok alan, aslında üretim sürecinin birbirlerinden ayrılamayacak parçalarıdır. Yaşadığımız küresel kriz de bu gerçeği göstermiştir.

Üretimin her aşamasında başarılı olan firmalar, krize karşı daha dayanıklı duruş sergilemiş, kriz döneminde dahi başarılı olmaya devam etmiştir. Fabrikasyon elbette önemli bir şey, ancak dünyanın yaşadığı sosyal, kültürel ve teknolojik değişim sonucu, seri üretim eski önemini yitirmeye başlamıştır. Yaşadığımız postmodern dönemde, ürüne değil müşteriye odaklanmak gerekiyor. Ürününüzün niteliğini ve geleceğini müşterinin memnuniyeti belirliyor. Artık her ülke hatta her birey, aldığı üründe kendi beğenilerini daha fazla görmek istiyor, ürünü kişiselleştiriyor, kullandığı ürünle kendi kişiliği arasında sıkı bir bağ kuruyor. Önümüzdeki süreçte artık sanayiyi bir üretim değil, tasarım süreci olarak ele almak zorundayız. Şunu unutmayalım, üretim fabrikalarda değil, zihinlerde yapılır.''

-''TASARIM BAŞVURULARI 6 BİN 300'E ULAŞTI''-

Sanayi ve Ticaret Bakanı Ergün, Konsey çalışmalarının özellikle Türkiye'de işletmelerin yüzde 99,8'ini oluşturan KOBİ'ler üzerine odaklanmasının önemli olduğunu vurgulayarak, ''Şunu herkesin bilmesi gerekir; Türkiye, eski usul ve yöntemlerle gelebileceği seviyeye gelmiştir. Eski yöntemlerle belki bir miktar daha ilerleyebiliriz ama büyük ülke olma hedefimize ulaşamayız. Eski köye yeni adet getirmekten korkmayalım. Bununla da yetinmeyip eski köylerin yanına yeni köyler kuralım'' diye konuştu.

Nihat Ergün, Türkiye'de son yıllarda tüm sınai mülkiyet başvurularında olduğu gibi tasarım başvurularında da önemli artışlar yaşandığını, 2002'de 3 bin 800 olan başvuru sayısının yüzde 65 artarak 2009 yılında 6 bin 300'e, 20 bin olan tasarım sayısının da yüzde 35 artarak 27 bine ulaştığını bildirdi.

AA

Etiketler: , , , ,

21 Aralık 2009 Pazartesi

Üretken Tasarım: Özgün Kopyalardan Oluşan Bir Dünyaya Doğru

Radikal Gazetesi’nin 29 Kasım 2009 tarihli Tasarım Eki'ne
yazdığım bir yazı--görseller Kram/Weisshaar’ın web sitesinden alınmıştır.


KRAM_WEISSHAAR_BREEDINGTABLES_7_Frank-Stolle
Breeding Table No. 7 (Fotoğraf: Frank Stolle)


Sanat eleştirmeni Rosalind Krauss yaklaşık yirmi beş yıl önce soruyordu: “Kopyaların üretimini engellemezsek ne olur? Orijinallerin bulunmadığı, tamamen kopyalardan oluşan bir dünyada üretilen işler neye benzer?” İşte, ‘üretken tasarım’ (generative design) tam da Krauss’un bahsettiğine benzer, ‘özgün kopyalar’dan oluşan bir dünyayı tasarlıyor.

Teknolojinin tasarımı getirdiği noktada, tasarımcılar artık nesnelerin sadece biçimlerini değil adeta genetiklerini de modelliyor. ‘Üretken tasarım’ adıyla anılan yaklaşımın asıl derdi de nesnelerden çok onları üretecek süreçlerin nasıl tasarlanacağı. Processing ve Mathematica gibi yazılımlar yardımıyla tasarlanan algoritmik süreçler sonucu her biri kendi içinde özgün olan nesnelerin üretimi mümkün oluyor.

Stokholm merkezli tasarım stüdyosu Kram/Weisshaar’ın ‘Breeding Tables’ projesi üretken tasarım akımına son yıllarda verilebilecek en iyi örneklerden biri. Clemens Weisshaar ve Reed Kram geleneksel olarak tasarım mesleğinin temelinde yer alan ’seri üretilmek üzere tasarlanan orijinal ürün’ fikrini alaşağı etmeyi kendilerine dert edinmiş. İkili, bunun üzerine güncel üretim teknolojilerinden faydalanarak sonsuz sayıda özgün masa üretme hedefi ile yola çıkmış. Sonuçta, özel olarak tasarladıkları bir bilgisayar kodu yardımıyla geliştirdikleri süreç hedeflerine ulaşmalarını sağlıyor. Birbirinden farklı biçimlerin fiziksel olarak üretimi ise yine tamamen bilgisayarlar tarafından yönetilen lazer kesim ve bükme makinaları sayesinde gerçekleşiyor. Somut olarak tanımlamak gerekirse, her yeni süreç sonucunda birbirinden farklı geometriye sahip olan masa ayakları ortaya çıkıyor.

KRAM_WEISSHAAR_BREEDINGTABLES_DIAGRAM_VARIABLES

Breeding Tables'ın yazılımı tarafından belirlenen değişkenlerin

diyagramı (Görsel: KRAM/WEISSHAAR)


Üretken tasarımın akımının çarpıcı etkilerini ‘fikri mülkiyet hakkı’ meselesi ve ilgili hukuki ve ahlaki tartışmalar bağlamında daha detaylı incelemek mümkün. Yeni endüstriyelleşen toplumlarda fikri mülkiyet haklarının korunmasına ilişkin yasal ihmaller nedeniyle ‘kopya’ kavramı tasarımcıların korkulu rüyası olmaya devam ediyor. Söz konusu ihmaller tasarımın küresel rekabetteki itici gücünü yeni kavrayan ülkemizde de gündemdeki sıcaklığını koruyor. Nitekim, geçtiğimiz Şubat ayında TBMM’ye sunulan tasarım kanun taslağı kapsamında tescilli tescilsiz tüm tasarımların korunması resmi gündeme de girmiş oldu. Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var. Bilgi toplumunun yaratıcı disiplinler üzerinde yaptığı köklü değişiklikler ‘fikri mülkiyet’ gibi geleneksel kalıpların kendisini tartışmaya açıyor. Söz konusu tartışmalara bir örnek, yaratıcı bireylerin ürettiklerini herhangi bir yasal koruma olmaksızın genel kamuoyuyla paylaşmasını sağlayan ‘açık kaynak’ (open source) olgusu etrafında şekilleniyor. Sonuç olarak, özellikle sanayileşme sonrası Batı toplumlarında son ürünü merkeze alan geleneksel tasarım süreçleri terk ediliyor. Üretken tasarım örneğinde de görüldüğü gibi, tasarımcılar teknolojinin sunduğu olanaklarla doğrudan bilginin kendisini tasarımın malzemesi olarak gören, süreç odaklı bir yaklaşımı benimsiyor. Teknolojik gelişmelerin sunduğu olanaklar sayesinde aynı parçanın seri üretimi ile özgün parçaların sürekli üretimi arasındaki maliyet farkı da gittikçe kapanıyor. Kram/Weisshaar’ın projesinde de görüldüğü gibi, üretken tasarımın hedefi yalnızca bir adet özgün tasarım ortaya çıkarmaktan çok daha fazlası. Benzeri projeler tam da bu nedenle ’son ürün’ kavramını rafa kaldıracak gibi duruyor. Son tahlilde, yasalar tarafından koruma altına alınacak tasarım değeri de son üründen çok, tasarım süreci ve de tasarımcıların süreci kontrol etmesini sağlayan yazılımlar ve algoritma oluyor.

Üretken tasarım, kullanıcıya farklı seçeneklerin sunulabilmesi yolunda tasarımcıların başvurduğu ’seri-kişiselleştirme’ benzeri yöntemlere karşı da ciddi bir alternatif olarak dikkat çekiyor. Örneğin, ’seri-kişiselleştirme’yi son yıllarda sıkça kullanan bazı dev spor ayakkabı markaları internet sitelerinde kurdukları platformlar aracılığıyla kişilere kendi özgün ayakkabılarını tasarlama olanağı tanıdıklarını iddia ediyor. Burada hedef özgün seçeneklerin sayısını artırmak ve son kullanıcıyı tasarım sürecinin bir nebze içine çekmek olsa da, ne oranda başarılı olunduğu tartışmaya açık. Sözgelimi, ’seri-kişiselleştirme’ yöntemini benimseyen bir tasarımcının kullanıcılara sunduğu menüde ne kadar farklı renk, desen, doku seçeneği yer alırsa alsın, ortaya çıkacak özgün ürün sayısı hiç bir zaman gerçek anlamda sınırsız değil. Söz konusu yöntemin aynı zamanda kullanıcının zihnini gereksiz biçimde meşgul eden ve zamanını alan süreçlere yol açtığını, omuzlarına adeta bir tasarım yükü bindirdiğini öne sürmek de mümkün. Oysa, gerçekten sonsuz sayıda ‘özgün kopya’ üretimine olanak tanıyarak, ‘özgünlük’ ve ‘kopya’ kavramlarının kendilerini hükümsüz kılan ‘üretken tasarım’, ’seri-kişiselleştirme’nin tahtını şimdiden sarsmış durumda. Sonuçta, Krauss’un çeyrek asır önce bahsettiği ‘özgün kopya’lardan oluşan dünya, üretken tasarım sayesinde gerçekleşecek gibi gözüküyor--hem de tamamen yasal ve etik olarak.

Etiketler: , , , , ,

27 Şubat 2009 Cuma

Tasarım fikirlerinin seri üretimi

Mobilya fuarı takıntısı olanlar, "bu sene Stockholm'dekini kaçırdım" diye hayıflanmasın. İster kriz deyin, isterseniz tasarım dünyasının yaratıcılık tıkanıklığı, Stockholm Mobilya Fuarı açıkçası çok tatmin edici değildi. Yine de, fuarda karşılaştığım bir iki proje, son zamanlarda gözlemlemekte olduğum bir trendi onaylamaları açısından önemliydi. Sözkonusu trendi ben "tasarım fikirlerinin seri üretimi" olarak adlandırıyorum. Tabii ki, burada "seri üretim"i klasik anlamıyla kullanmıyorum, daha ziyade kısa/kısıtlı bir zaman dilimi içerisinde baştan sona tasarlanıp üretilen artifaktlardan bahsediyorum. Üstelik çoğu zaman fark yaratabilmek amacıyla, tasarım sürecine ilişkin bu ilginç özelliğin, artifaktları özgün kılma adına ön plana çıkarıldığını da görüyoruz.

Bahsettiğim trende fuardaki işler arasından verebileceğim ilk örnek İsrailli tasarım stüdyosu Godspeed'in "speed-furniture" adını verdikleri seri. Sadece bir saat içinde tasarımı/üretimi tamamlanan bu serideki ürünlerde malzeme olarak Tel Aviv'deki marangozlardan toplanan atık ahşap parçalar kullanılmış. Yine fuardan bir diğer örnek ise Gävle Üniversitesi'nin 'Tasarım ve Ahşap Teknolojisi' bölümü öğrencileri tarafından düzenlenen bir çalıştay sonucu ortaya çıkan ürünler. Tasarımcılar, yalnızca on günlük bir çalıştay sonucu baştan sona tasarımı ve üretimini gerçekleştirdikleri mobilyalarda malzeme kısıtlamasına da giderek yalnızca likra ve huş ağacı kullanmışlar.


Sözünü ettiğimiz trendi incelerken verebileceğimiz örnekler yalnızca bu iki projeyle sınırlı değil tabii ki. Yine mobilya tasarımı alanından hemen akla gelen bir diğer örnek "100 Günde 100 Sandalye". Gamper Martino'nun bu projesi ismiyle kendini açıklıyor zaten. Haydi, biraz da alan değiştirip grafik tasarımına geçelim: Şerifcan Özcan on saatte on iş tasarladığı bir portfolyo üretmiş. Bunu yaparken de, kendisini motive eden tek şey, portfolyosuna yeni birşeyler ekleme isteğiymiş. Ne gariptir ki, bu bir saatte bitirdiği işlerden biriyle ilgilenen bir müşteri bile çıkmış. Bu ve benzeri projeleri teker teker daha detaylı incelemektense, böyle bir trendi tahlil etmek adına biraz fikir egzersizi yapalım istiyorum.

Bana sorarsanız bu olguya birkaç açıdan yaklaşmak mümkün. İlk olarak, tasarımcılar yıllardır yalnızca seri-üretim için değil, seri-tüketim için de tasarladıklarının farkına çoktan varmaya başladılar. Güncel krizler de hesaba katılırsa, artık tasarımcıların senelerdir savurganlık kültürünün belirlediği paradigmaya göre çalıştıklarını farketmiş olmamaları mümkün değil. Bu nedenledir ki, söz konusu trend altında incelediğimiz örneklerde, tasarımcıların tam da bu paradigmaya getirdikleri eleştirilerini işleri yoluyla ortaya koyduklarını söyleyebiliriz.

Bu trende daha şüpheci bir açıdan yaklaşanlarımız, tasarımcıların "tasarlanmış" nesnelere atfedilen prestiji kendi lehlerine--tabiri caizse--sömürmeye başladıklarını pek tabii iddia edebilirler. Söz konusu tasarımcıların, "yıldız tasarımcı" olarak adlandırılan meslektaşlarının son birkaç onyıldır yaptığından çok da farklı olmayan bir şekilde, ancak bu kez "yeraltı" bir yaklaşımla, bir 'tasarlanmış dağınıklık' sosuyla, bu prestij fırsatını kullandıklarını söylemek olası.

Konuya işbölümü ve ekonomi perspektiflerinden bakmak da bize yeni bir yorum yapma olanağı sağlaması açısından faydalı olabilir. Üretim süreçleri giderek otomatize olup sermayenin küreselleşmesi de arttıkça, "mavi-" ve beyaz-yakalı çalışan" kavramları da büyük bir değişime uğruyor. Esnek pazarlar ve küreselleşmenin getirdiği şartlar beyaz yakalı işlerin bölüm ve dağılımını değişime zorluyor. Nasıl yirmi sene önce üretimin taşeronlaştırılması konuşuluyorsa, bugünün şirketleri de danışmanlık--tasarımın da bir parçası olduğu--işlerinin taşeronlaştırılmasını konuşuyor. Tasarım, giderek, danışmanlık firmaları tarafından pakete dahil olan bir yan hizmet olarak, ayrıca fiyatlandırılmaya dahi gerek duyulmaksızın, bedavaya verilmeye başlanıyor. Bu olguya özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki rekabetçi firmaların hizmetlerinde tanık oluyoruz.

Yukarıda tartıştığımız örnekler, bu olgulara verilen bir dizi tepki olarak algılanabilir. Peki başka türlü bir tasarım tepkisi mümkün mü? Ronald Jones'a göre, tasarımcıların disiplinlerarası becerilerini sürekli geliştirdiği, nesne-odaklı pratiklerden ziyade "gayrimaddi değerler" yaratma üzerine kafa yordukları, "deneyim tasarımı" yaklaşımı başka bir perspektif sağlayabilir. Jones, "Are You Experienced?" başlıklı son yazısında bu perspektifi şu şekilde irdeliyor:
kendi ekonomik avantajları cep telefonları için prototip tasarlamaktan ziyade seri-üretimle mümkün olan Çin ve Hindistan tasarımı bedavaya verdikçe ve bariz olan göstergeler üzerine harekete geçmeye başladıkça [bir 'iş dünyası' sanatı olarak deneyim tasarımının] yükselişi daha da hızlanacak. Çin ve Hindistan'ın maddi değerlerin seri-üretimindeki verimliliği Batı dünyasındaki küçük ancak büyümekte olan sektörleri gayrı-maddi ve dağıtımı kolay değerler (deneyimler de dahil olmak üzere) yaratmak adına serbestleştiriyor.
Peki, üzerine fikir yürüttüğümüz bu son gelişmelerin ışığında, bizi nasıl bir geleceğin beklediği hakkında siz ne düşünüyorsunuz? Sergilenen ürünlerin gerçek-zamanlı olarak tasarlanıp üretildikleri mobilya fuarlarına mı tanıklık edeceğiz? Yoksa deneyim fuarlarını ziyaret edip "gayri-maddi değerleri" mı inceleyeceğiz?

Etiketler: , , , , ,