SonTahlil

Tasarım politiktir.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Yurttan Tasarım Meseleleri (21)

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.


Yeni Şafak Gazetesi'nin 9 Ağustos 2010 tarihli haberinden alıntıdır. [Kaynak: http://www.yenisafak.com.tr/Gundem/?i=272572

O artık film yıldızı

31 Mayıs gecesi uluslararası sularda İsrail Donanması'nın kanlı baskınına uğrayan Mavi Marmara için film şirketleri yarışa girdi. 1'i yurt dışından 4 şirket, çekecekleri yapımlarda gemiyi kullanmak için harekete geçti. Mavi Marmara bu kez kendi hikayesini duyurmak için Akdeniz'e açılacak.

O artık film yıldızı


Hatay'ın İskenderun Limanı'na demirleyen Gazze konvoyuna katılan gemilerde Birleşmiş Milletler Heyeti, sigorta firmalarının eksperleri ve savcılık incelemelerde bulunacak. Dışişleri Bakanlığı'ndan alınan bilgiye göre; gemiler bugün ya da yarın basına açılacak. Bu arada IHH yetkilileri de aynı günlerde gemide kendi incelemelerini yapacaklarını bildirdi.
ORHAN TURHAN / İSTANBUL
Gazze'ye insani yardım götürürken İsrail'in saldırısına uğrayan Mavi Marmara gemisi, Hatay'ın İskenderun Limanı'na demirledi.

9 vatandaşımızın şehit edildiği Mavi Marmara gemisinin isim hakları hafta içinde adı açıklanmayan bir film şirketi tarafından tescil ettirildi. 4 film yapımcısı da Mavi Marmara'yı çekecekleri filmlerde kullanmak üzere harekete geçti. Pana Film ise Kurtlar Vadisi-Filistin'in seneryosuna, Akdeniz'de yaşanan İsrail saldırısını dahil etti. Eğer anlaşma sağlanırsa Pana Film çekimlerde de Mavi Marmara'yı kullanacak.

YURTDIŞINDAN DA TEKLİF VAR

Edinilen bilgiye göre 3'ü yurt içinden, biri yurtdışından 4 film şirketi Mavi Marmara'ya talip oldu. İsmini açıklamayan bir film şirketi çekeceği film için Mavi Marmara adını şimdiden tescil etti. Şirket yöneticisi eğer anlaşma sağlanacak olursa Mavi Marmara adıyla yapacakları filmde tüm dünyaya yapılanları anlatma fırsatı bulacaklarını söyledi. Film şirketlerinin yoğun ilgisi, Mavi Marmara'nın Akdeniz açıklarında bir kez daha İsrail saldırısına uğrayacağını gösteriyor.

KURTLAR VADİSİ'NDEN ATAK

Talipler arasında Kurtlar Vadisi'nin yapıcım şirketi Pana Film de var. Şirket IHH yetkilileriyle görüştü. Baskınla birlikte "Kurtlar Vadisi-Filistin" adıyla yeni film yapacaklarını açıklayan yapımcılar, gemilerin İskenderun Limanı'na demirlemesiyle senaryoyu jet hızıyla değiştirdi. Mavi Marmara gemisini de senaryo içine dâhil eden film senaristleri, gemiyi filmde kullanmak için kesenin ağzını açtı. Eğer anlaşma sağlanırsa Mavi Marmara, film için Akdeniz'e açılacak.

İHH müzeye sıcak bakmıyor

Gemilere uzun vadede ne olacağına ilişkin net bilgi yok. Geminin ne olacağına dair farklı düşüncelerin ortaya atıldığını belirten iHH Yönetim Kurulu üyesi Yaşar Kutluay şunları söyledi: "Birkaç farklı düşünce var. Ancak bunlar olacak diye söylemek de yanlış olur. Kesin bir karar yok. Düşük bir ihtimalle müze olmasıyla ilgili bazı görüşler var. Ancak ilk zamanlar meraktan ziyaretin yoğun olacağı, sonrasında ise kaderine terk edileceği endişesiyle bu fikre pek sıcak bakmıyoruz. Bunun yanında Gazze'ye yardım götürmeye devam etmesi yönünde de bazı görüşler var. Son olarak da gemi Türkiye karasularında dolaşsın, insanları gezdirsin, orada programlar yapılsın diyenler. Süreç tamamlandıktan sonra netleşecek."

Etiketler: , , , , , , , , , ,

28 Şubat 2010 Pazar

Belleğin tasarımı: Geçmiş trajedilerin tekrar etmemesi nesnelerle mi mümkün, fikirlerle mi?

Radikal Gazetesi’nin 28 Şubat 2010 tarihli Tasarım Eki'nde yayımlanan bir yazım.

---

Arat Dink, babasına düzenlenen suikastin geçtiğimiz Ocak ayındaki yıldönümünde Agos Gazetesi'nin penceresinden doğaçlama bir konuşma yaptı. Konuşması sırasında Dink'in ağzından aslında tasarımı da çok yakından ilgilendiren samimi birkaç söz döküldü: "Babamın büstü var içeride, onu kırmak istiyorum. Ben büstleri değil, insanları seviyorum." Dink'in bu yakarışı ilk bakışta anın duygusallığıyla, çok da ölçüp tartılmadan söylenmiş birkaç söz gibi gözükebilir. Ne var ki, aynı sözlerin aslında geçmişi hatırlatmak üzere 'tasarlanmış' nesnelerin bellekle olan sorunlu ilişkisini gözler önüne seren bir çağdaş tasarım eleştirisi görevi gördüklerini söylemek mümkün.

Gerçekten de esas amaç hatırlamak, anmak ve geçmişte yaşanan olumsuzlukların gelecekte tekrarlanmasının önüne geçmekse, tasarımın alışılmış çözümü olan nesnelerin buna ne kadar hizmet ettiği oldukça su götüren bir mesele. Burada bahsettiğimiz ister bir büst isterse bir müze binası olsun, böylesi 'nesne'lerin, trajedilerin anısını yaşatmaktan çok, onları sonsuza kadar geçmişe gömmeye yaradıkları söylenebilir. Hatta, yakın tarihimiz benzeri tradejilerin araçsallaştırılmaları sonucu bambaşka amaçlara hizmet eder hale geldiği onlarca örnekle de dolu. En masum haliyle 'karanlık turizm' (dark tourism) olgusunda vücut bulan böylesi bir araçsallaştırmanın, en kötü durumlarda ise yeni trajedileri yaratacak kitlelerin harekete geçirilmesi için kullanılan ritüellerin birer dekoruna dönüştüğü de sıkça görülüyor. Nitekim, Orhan Pamuk'un son romanı Masumiyet Müzesi'nin kahramanı Kemal de yitirdiği sevgilisi anısına kurmak istediği müzeyle ilgili ne diyordu: "Müzemle yalnız Türk milletine değil, dünyanın bütün milletlerine yaşadığımız hayat ile gururlanmayı öğretmek istiyorum. Gezdim, gördüm: Batılılar gururlanırken, dünyanın büyük çoğunluğu utanç içerisinde yaşıyor. Oysa hayatımızdaki utanç verici şeyler bir müzede sergilenirlerse, hemen gururlanılacak şeylere dönüşürler" (2008. İstanbul: İletişim Yayıncılık A.Ş. Sayfa 571-2).

Nükhet İpekçi babasının kanlı gömleğini NTV canlı yayınında kameralara gösterirken

Hal böyleyken, geçtiğimiz günlerde ülkemizde müze tartışmalarına ivme kazandıran bir gelişme de Abdi İpekçi suikastinin yıldönümünde yaşandı. Nükhet İpekçi, NTV'de çıktığı canlı yayında babasının kanlı gömleğini kameralara göstererek gerçek faillerin bulunması çağrısında bulunurken, bir yandan da benzer biçimde kurban edilen gazetecilerin eşyalarının sergileneceği bir müze kurma fikrinin gündeme gelmesine yol açtı. Ancak, muhtemelen en zihin açıcı nitelikteki görüş söz konusu gazetecilerden Uğur Mumcu'nun kızı Özge Mumcu'dan geldi. Mumcu, suikaste kurban giden kişilerin "sadece eşyaları değil, fikirleri de böyle bir müzede yer bulmalı" dedi.

Mumcu'nun nesnelere karşı öne çıkardığı 'fikirler' kavramı, aslında tasarım için yeni ufuklara işaret ediyor. Nitekim, son yıllarda, fikirlerin temsili ve yaşatılmasına odaklanan ve bu anlamda bellek ve tasarım ilişkisine dair alışılmışın dışında yaklaşımlar geliştirme çabasında olan yaratıcı işlerle karşılaşıyoruz. Söz konusu işlere verebileceğimiz en iyi örneklerden biri, Rafael Lozano Hemmer'in tasarladığı ve Meksika'nın başkenti Mexico City'ye yerleştirilen 2008 tarihli Voz Alta (Yüksek Ses) projesi. Hemmer'e verilen iş tanımı, Tlatelolco öğrenci katliamının kırkıncı yılı anısına bir tasarım yapmaktı. O da alışılagelmiş nesne odaklı bir çözüm yerine, katliamın meydana geldiği "Plaza de las Tres Culturas" meydanına yerleştirilecek ve her arzu edenin kullanabileceği bir megafon tasarladı. Bu megafon bir yandan katılımcıların 'seslerini yükseltmelerini' sağlarken, diğer yandan da meydanı tarayan 10 kilowattlık bir projektörü kontrol ediyor. İşin ilginci bu projektörün etkinliğinin megafondan gelen ses dalgalarına göre değişiyor olması: Megafondan duyulan sesin yüksekliğine göre projektörün yaydığı ışığın parlaklığı artıyor ya da azalıyor; konuşan olmadığı zamansa ışık sönüyor. Meydandaki ışığın sönük kaldığı anlarda, bu kez meydanın karşı yakasındaki Kültür Merkezi binasının çatısında bulunan üç projektör, arşivlerde bulunan görgü tanıkların ifadelerini, aydınlar ve siyasetçilerle yapılmış olan röportajları, '68 yılından kalan radyo kayıtlarını ve şarkıları ışığa dönüştürmek suretiyle harekete geçiyor. Ayrıca megafona konuşanların ne dediğini merak edenler FM 96.1 frekansından yayın yapan Radio UNAM'a bağlanarak kent sakinlerinin yorumlarını dinleyebiliyor. Böylece, aslında bu trajik olayın hatırasının 'şimdiki zaman'da gerçekleşen katılımla harmanlanlanarak yaşatıldığı söylenebilir. Binlerce insanın katıldığı projede hiçbir sansür ya da kontrol uygulaması yapılmamış. Haliyle, megafondan seslendirilen mesajlar da katliamın tanıklarının ifadelerinden, sıradan vatandaşların evlenme tekliflerine kadar uzanan büyük bir çeşitliliğe sahip. Hemmer'in tasarımının bu özelliği de, böylesi trajik bir olayın ve ona tanıklık etmiş olan kent mekanının günlük gerçeklikten koparılarak mitleştirilmesini önlüyor olsa gerek.

Rafael Lozano-Hemmer'in "Voz Alta" adlı tasarımı.
(Fotoğraf
: Antimodular Research and Alejandro Blázquez)

Yunanistan'da geçen seneki eylemler sırasında genç göstericilerin Nazi işgaline karşı mücadele vermiş bir direnişçi olan Kostas Perrikos'un büstünü barikat yapmak için kullanması epey tartışılmıştı. Eski tüfekler gençleri tarihi bilmemekle ve geçmiş kahramanlara saygısızlık etmekle suçluyordu. Gelgelelim, Yunanistan'daki gençlerin de aynen Arat Dink gibi büstlerin gerçekte neye hizmet ettiğinin ayırdına vardıklarını söyleyemez miyiz? Tasarım söz konusu olduğu zaman, böylesi nesnelerin 'geçmişteki olumsuzlukların tekrar yaşanmasını önleme' benzeri bir işlevi yerine getirmekte çok da başarılı olamadığını yakın tarih bize kanıtlıyor. O halde, kullanıcılar olarak yapmamız gereken belki de aynen gençlerin kullanım tercihinde görüldüğü gibi elimizdeki büstlere yeni işlevler yükleyerek onlara hayat katmak; etrafında yaratılan mitleri yıkarak onları 'insanlaştırmak.' Tasarımcılar olarak ise meseleye katkımız, yeni ritüellere hizmet edecek 'ölü' nesnelerden çok, Hemmer gibi, fikirlerin ve duyguların özgürce dile getirilmesini sağlayacak, devingen aracılar üretmek sayesinde gerçekleşebilir.

Etiketler: , , , , , ,

30 Ocak 2010 Cumartesi

Yurttan Tasarım Meseleleri (12)

[Kollektif hafızanın tazelenmesi süreçleri kapsamında müze tartışmaları sürmekte... Bu haberde tasarım adına ayrıca ilginç olan, cezaevindekilerin o koşullarda tasarlayıp ürettiği zeytin çekirdeklerinden yapılan tespihler, sabundan yapılmış satranç takımları gibi ürün örneklerinden bahsedilmesi...]

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.

Birgün Gazetesi'nin 27 Ocak 2010 tarihli, 13:17 saatli haberinden alıntıdır. [Kaynak: http://birgun.net/actuel_index.php?news_code=1264591028&year=2010&month=01&day=27]


‘12 EYLÜL UTANÇ MÜZESİ’ KURULACAK

Devrimci 78’liler Federasyonu, 12 Eylül’de cezaevlerinde yaşananları unutturmamak için müze oluşturuyor. Federasyon bu kapsamda Kültür ve Adalet Bakanlıklarına önümüzdeki günlerde bir 12 Eylül cezaevinin tehsis edilmesi için yazılı başvuru yapacak. Federasyon Başkanı Nejat Kangal, elinde o döneme ilişkin materyal bulunan 78’lilere müzeye katkıda bulunmaları için çağrıda bulundu.
İnsanlık suçlarında ‘zaman aşımı’ olmadığını unutmadan, darbecileri teşhir etmek ve suçlarını bir kez daha kanıtlamak için başlatılan müze çalışmasında; o döneme ilişkin ne varsa, bir tutuklu mektubundan, kanlı bir iç çamaşırına, 30 yıl saklanmış bir ‘yasak yayından’, dönemi anlatan fotoğraflara, zulada kalmış bir cezaevi anısından, cezaevlerinde bestelenmiş türkülerden-marşlara kadar bulunabilecek bütün materyaller toplanacak.
Federasyon Başkanı Kangal, herkesi 12 Eylül darbesini bir müzede belleklere silinmemek üzere kazımaya çağırdı. Bu projelerinin 9-10 yıllık 78’liler çalışması sonucunda geliştiğini belirten Kangal, ellerinde binlerce fotoğrafın yanı sıra, çok sayıda dava dosyasının, mektupların, idam edilenlerin karakalem fotoğraflarının, ‘görülmüştür’ damgalı ‘illegal’ ve legal yayınlar ile kitapların bulunduğunu söyledi. Çeşitli yerlerden 12 Eylül’ü yaşamış insanların kendilerine ulaşarak, ellerinde o döneme ait malzemelerin bulunduğunu söylediğini belirten Kangal, şunları aktardı:
ZEYTİN ÇEKİRDEĞİNDEN TESPİH
“Örneğin, cezaevinde zeytin çekirdeklerinden yapılan güzel tespihler, sabundan yapılmış satranç takımları var. Dışarıdaki çocuklarına yeğenlerine dergiler yapıp göndermişler kendi elleriyle yazarak, çizerek. Bir örgütün merkez yayın organı cezaevine ‘görülmüştür’ damgasıyla girmiş. Yani sistem bir yandan insanları silindir gibi ezmeye çalışıyor ama olağanüstü kötü bir organizasyona da sahip. Müze için o dönemde kullanılmış olan işkence aletlerinin orijinal boyutlarıyla maketleri yapıldı. Göz bağları, tek tip elbiseler.”
12 Eylül’de cezaevi dışında da darbenin etkilerinin olduğuna dikkat çeken Kangal, müzede, o döneme ait, sendikalar, siyaset, sağlık gibi araştırma konularının da yer alacağını söyledi. Kangal, “Kısacası, tekrar bunlar yaşanmasın diye yapılması gereken her şeyi sergilemek, insanların hafızasında yok olmamasını, bilince çıkarılmasını sağlamak istiyoruz” dedi.
MÜZE BU YIL AÇILACAK
Avrupa’nın birçok ülkesinde cezaevi, kamp ve soykırım müzelerinin bulunduğunu ifade eden Kangal, müze için 12 Eylül cezaevlerini istediklerini belirterek, bu nedenle Kültür ve Adalet Bakanlıkları’na önümüzdeki bir iki gün içerisinde yazılı başvuru yapacaklarını belirtti. Kangal, “Oraları boşaltmak için değil, zaten içinden çıkan biziz, oraları müze yapmak için istiyoruz. Bunlar gerçekleşmezse yani bize cezaevlerini vermezlerse biz de bu müzeyi gezici olarak açacağız. Ve 2010 12 Eylülü’nde mutlaka açılacak” diye konuştu.
Müze çalışmalarının süreklilik arz edeceğini de dile getiren Kangal, işlerinin arkeolojik kazılardan daha zor olduğunu ifade ederek, “Onların üzerine toprak örtülü, bizdekinin üzerinde ise hayat örtülü. Yani yok edildi, imha oldu. Çok zorlanacağımızı biliyoruz. Ama bulacağımız her şeyin çok kıymetli olduğunu da biliyoruz” dedi.
GÜLSEN CARDEMİR İZMİR

Etiketler: , , , , , ,

29 Eylül 2008 Pazartesi

Yeşil Belirli Günler ve Haftalar

Dünyanın çeşitli yerlerinde 21 Eylül Pazar 'Arabasız Gün'dü. Örneğin Brüksel şehir merkezinde 160 kilometrekarelik bir alan 9-19 saatleri arası motorlu taşıt trafiğine kapatıldı ve başkentliler doyasıya bisiklete binmenin tadını çıkardılar. Macaristan'da ise araba ruhsatını gösterenlere trenlere ücretsiz binme izni verildi.

Sürdürülebilirlik üzerine devam etmekte olan küresel tartışma ülkemizde de gittikçe ana gündem maddesi haline gelirken, farkındalık yaratma hedefiyle yola çıkan bir çok inisiyatife tanık oluyoruz. 'Arabasız Gün' (World Carfree Day) haricinde 'Alışveriş Yapmama Günü' (Buy Nothing Day) ve 'Dünya Saati' (Earth Hour) ve kimbilir başka daha neler var? (Bildiklerinizi Yorumlar kısmına eklemekten çekinmeyin)

Ne var ki, söz konusu belirli gün ve haftaların gerçek ve kalıcı değişimler yapma yolunda ne kadar başarılı olduğu üzerine düşünmeye değer bir soru. Böylesi aktiviteler gerçekten uzun vadede alışkanlık değişimlerine yol açabilir mi? Yoksa sadece bugünün modasına uymak ve küresel yeşil trendlerin gerisinde kalmamak için katılınılan toplu gösteriler olarak mı tarihte yerlerini alacaklar? Benzer meselelere Stockholm Interactive Institute bünyesinde yürütülen 'Energy Futures' adlı bir aylık bir araştırma projesinde de değinilmiş. Bu projenin çıktısında olası bir kaç senaryoya yer verilmiş ve sürdürülebilirliğin/yeşil olmanın dinselleştirildiği bir gelecek öngörülmüş. Aslında bu projenin öngörüleriyle yukarıda bahsettiğimiz günümüzdeki gelişmelerin arasındaki bağlantıyı görmek çok da zor değil.

Söz konusu senaryolara bir kaç örnek vermek gerekirse; gelecekte belirli bir günde "farkındalığı yüksek" vatandaşların elektronik cihazları maskeleme bandıyla tamamen kapladıkları ayinsel bir küresel aktivite düşünülmüş. Bir diğer senaryoda ise yine belirlenen bir günde ve saatte "ekolojik hassasiyeti yüksek" insanların gökyüzüne kırmızı dumanlar salacağı bir törene yer verilmiş.

Tüm bu fikirler fazla kurgusal gözüküyor olabilir ancak yazının başında bahsettiğimiz gelişmeler göz önünde bulundurulursa, böylesi bir gelecek sandığımızdan da yakın olabilir. Aslında karşı karşıya olduğumuz bir riskten söz edebiliriz: Böylesine büyük öneme sahip meselelerin ayinselleştirilerek içlerinin boşaltılması. Mevcut riski bertaraf etmek ise, insanların davranışları ya da hisleri yerine uzun vadedeki alışkanlıklarını kökten değiştirebilme gücüne sahip olan ve olumlu bir gelecek düşleyen tasarımcılar olarak bizlere düşüyor.

Etiketler: , , , ,

5 Mayıs 2008 Pazartesi

1 Mayıs ve Duvarın Anlattıkları

1 Mayıs'tan arta kalanlar adına manşetlere düşenlerden tekrar tekrar bahsetmeye gerek yok. Fotoğrafların gücünden bahsedildi, yaralı işçileri gösteren sahnelerden, biber gazının, tazyikli suyun yarattığı tahribatı belgeleyen karelerden.

Ancak aslında sadece 1 Mayıs'ta değil, her gün yaşanan başka bir şey var: Gizliden gizliye kendini gösteren tahammülsüzlük. En fazla da, solun dile getirdiği kavramlardan belki de insan doğasına en yakın olanlarına karşı: Örneğin devrim, örneğin eylem.

Devrim "resmi" dilde ihtilaldir, eylem ise fiil. Edebiyatta bile tahammül yoktur yani bu kavramlara. Yani bugünün Türkiyesi'nde hala yasaklılar, tabii ki eski '68 ve '78lilerin evlatlarının isimlerinde yaşamıyorlarsa.

Bu fotoğraf 2 Mayıs 2008 günü İstiklal Caddesi üzerindeki bir elektronik eşya mağazasının duvarını gösteriyor. Muhtemelen önceki günden kalan bir anı olan Devrim yazısının üzerine alelacele örtülen görsele bakın, tanıdık bir üçlü göreceksiniz: Bayrak, futbol topu ve şirket logosu. İster Ulusal Takım'a yaptıkları sponsorluğun yüzünden gerçekleşen bir tesadüf deyin, ister başka bir şey...

Ne olursa olsun, bu fotoğraf çok şey anlatıyor.

Etiketler: , ,