SonTahlil

Tasarım politiktir.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Yurttan Tasarım Meseleleri (19)

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.


Cihan Haber Ajansı'nın 31 Mart 2010 tarihli haberinden alıntıdır. [Kaynak: http://www.tumgazeteler.com/?a=6051427]

Öğrenciler, Demokratik Açılım`ı somutlaştırdı

SAMSUN(CİHAN)-

Hükümetin ülkedeki etnik grupların sorunlarının çözülmesi, birlik ve beraberliğin kalıcı temellere oturtulması adına ortaya koyduğu Demokratik Açılım atağına öğrenciler de ilginç bir proje ile destek verdi. Samsun İmam Hatip Lisesi 10. sınıf öğrencisi Hatice Kübra Kirenci ile Özlem Torun `Bayrağımın Gölgesinde Ebruli Türkü` adını verdikleri proje ile Türkiye`de yaşayan 12 etnik toplumun kültürlerinin bir arada yaşatılacağı müze tasarladı. Maketini yaptıkları müzenin mimarisini de Ay-Yıldızlı olarak inşa eden öğrenciler böyle bir projenin gerçek anlamda hayata geçmesi halinde etnik gurupların birbirlerini daha tanıyıp kaynaşacakları görüşünde.

Nüfusları en fazla olanları esas alan Kirenci ile Torun, Türkler, Kürtler, Arnavutlar, Zazalar, Çerkesler, Boşnaklar, Araplar, Lazlar, Romanlar ve Gürcüler ile onların kültürlerini müze projesinde buluşturuyor. Konu ile ilgili bir yıldır fikir alışverişi yapan öğrenciler, bunun kültürler arası diyoloğa ve Demokratik Açılım`a katkı sağlayacağını düşünüyor. Uzaydan rahatlıkla görülebilecek büyüklükte tasarlanan müze projelerinin kaynağını Hacıbektaş Veli`nin `İri olalım, diri olalım, bir olalım` sözünün oluşturduğunu vurgulayan öğrenciler, bununla aynı zamanda İmam Hatip Lisesi öğrencilerinin güncel olaylara duyarlı olduklarını göstermek istediklerini belirtiyor.

Lisesinin 10. sınıf öğrencisi Hatice Kübra Kirenci, projelerinin Türkiye`deki etnik kökenleri göstermek ve insanları bu konuda bilgilendirmek amacı taşıdığını söyledi. Bu nedenle `Kültürler Müzesi` yapmaya karar verdiklerini dile getiren Kirenci, `Biz burada birliğimizi ve beraberliğimizi göstermek istedik. Bunun için de milletimizin bütünlüğünü simgeleyen Türk bayrağının ay ve yıldızını kullandık. Dolayısıyla bu müzeyi yaparken ay ve yıldızı kullandık. Geçmişten geleceğe kültürel bir köprü oluşturmak için bunu en iyi müze ile yapabileceğimizi düşündük ve bunu da göstereceğimiz en iyi yerin müze olacağına karar verdik. Müzemizin dış mimarisini bayrağımızdaki gibi ay-yıldız şeklinde yaptık. Bayrağımın Gölgesinde Ebruli Türkü. Bunun nedeni, etnik kökenler, mozaik gibi kaba bir taş şekli değil ebru sanatı gibi estetik bir görüntü oluşturmasıdır. Demokratik Açılım üzerinde sürekli düşünerek, gözlem yaparak, gelişmeleri takip ederek ve etnik grupların bazı sorunlarını görerek bu sonuca vardık. Bir olduğumuzu bir kez daha kanıtlamamız gerektiğini düşündük. Sonra ne yapabileceğimiz konusunda kafa yorduk. Ortaya da böyle bir proje çıktı.` şeklinde konuştu.

10. sınıf öğrencisi Özlem Torun ise projenin detaylarından bahsetti. Torun, `Kültürleri bütün yönleriyle yansıtmak, onların farklılıklarını ve benzerliklerini göstermek ve geleceğe taşımak isteğimiz projemizin ay bölümü, müzedir. Burada etnik grupların kültürlerini, geleneklerini ve yaşamlarını anlatan kıyafetler, eşyalar ve tarihlerine ışık tutan belgeler, belgeseller koyduk. Yıldız bölümünde ise yöresel yemeklerinin tattırılacağı restorant bulunuyor. Bunun bir ilk olacağını düşünüyoruz çünkü hiç bir müzede bu güne kadar kültürel yemekler sergilenmemiş. Ay ile yıldız arasına geçişi de yerin altından tasardık. Geçiş sırasında insanlar bu kültürleri tablolar ve müzikler eşliğinde geçecek. Atatürk, milli mücadeleye Samsun`dan başladığı için de müzenin en uygun yerinin de Samsun olacağını hayal ettik. Yarışmada finalist olursak, projemizi tüm Türkiye`ye anlatma fırsatı bulacağız.` ifadelerini kullandı. (CİHAN)

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

28 Şubat 2010 Pazar

2010 Stokholm Mobilya Fuarı: Üretim artık zihinlerde olsa da, meseleler hala bedensel

Radikal Gazetesi’nin 28 Şubat 2010 tarihli Tasarım Eki'nde yayımlanan ikinci yazım.

---

İsveçli mobilya devi Ikea'yı ziyaret etmiş olanların dikkatinden kaçmamıştır. Firmanın mağazalarında sergilenen hemen her ürünün yanında tasarımcısının ismi ve resmini içeren bir pano hazır bulunur. Bu panolar, sanayi sonrası toplumların tasarıma yaptığı vurgunun açık bir göstergesidir. Sonuçta dünyanın son birkaç onyılda sahne olduğu gelişmeler, böylesi toplumların küresel rekabet stratejilerini "İsveç malı"ndan çok "İsveç tasarımı" benzeri bir söylem üzerine kurmasını kaçınılmaz kılan şartları yaratmıştır.

İşte, Ikea'nın memleketinde düzenlenen 2010 Stokholm Mobilya Fuarı'nın da her köşesi benzer bir söylemin izlerini taşıyordu. "%100 Norveç" ve "%101 Brüksel Tasarımı" gibi başlıklar altında kurulan sergiler, ulusal/yerel değer yaratımında tasarımın gücünden faydalanmak amacındaydı. Dahası, fuarda tasarıma yalnızca belirli standlar özelinde değil, tüm fuarın kurumsallığı seviyesinde vurgu yapılması söz konusuydu. Örneğin, alışılagelmiş bir fuar kataloğunda bulunan firma ve ülke dizinlerinin yanı sıra, Stokholm Mobilya Fuarı'nın resmi kataloğunda bir de tasarımcı dizini yer alıyordu. Tasarım ve tasarımcılar fuarda her anlamda başroldeydi.

%101 Brüksel standından bir görüntü. (Fotoğraf: Fien Muller)

Tasarıma böylesi önemli bir rol biçilmesi fikri muhtemelen ülkemizdeki tasarımcıların hayallerini süslerken, üreticiler içinse oldukça şaşırtıcı olabiliyor. Nitekim, Stokholm'deki fuara Türkiye'den katılan iki firmadan biri olan Sertex'in temsilcisiyle yaptığım görüşmede de kendisi "yahu, burada gerçekten her şey tasarım üzerine" derken benzer bir şaşkınlığı dile getiriyordu. Ancak, Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün'ün geçenlerde söylediklerine bakılırsa, bu şaşkınlığın yerini çok yakında bir olağanlaşmanın alacağını söyleyebiliriz. Ergün, geçtiğimiz ay Türk Tasarım Danışma Konseyi bünyesinde gerçekleştirilen Tasarım Strateji Belgesi ve Eylem Planı Çalıştayı'nda adeta Türkiye'nin sanayi sonrası topluma geçişi tamamladığını resmi ağızdan beyan etmiş oldu. Bakan, dünyanın yaşadığı değişim sonucu seri üretimin eski önemini yitirmeye başladığını belirterek, üretimin "artık fabrikalarda değil, zihinlerde" yapıldığını söyledi. Ergün ayrıca, tasarımın bir hedeften ziyade bir süreç olduğunu, bu nedenle tasarımla ilgili hedeflere ulaşmanın yeterli olmadığını, ulaşılan seviyede istikrar ve süreklilik kazanmak gerektiğini kaydetti.

Stokholm Mobilya Fuarı'nda dikkat çeken ürünler, tam da, böyle bir sürekliliğin tasarıma yalnızca söylem seviyesinde verilecek bir önemle kazanılamayacağını kanıtlar gibiydi. Üretimin bedenlerden zihinlere kayması ve bu değişimin resmi otoriteler tarafından zamanında tespit edilmesi, ülkemiz tasarımcılarına hayallerindeki altın çağı yaşatacak gibi gözüküyor olabilir. Ancak tasarımın kendisine biçilen rolü hakkıyla yerine getirebilmesinin yolu büyük ölçüde tam da bu kökten değişimin yol açtığı yeni yaşam koşullarını dikkatlice inceleyebilmesinden geçiyor. Nitekim, Stokholm Mobilya Fuarı da tasarımın böylesi hassas bir tavır sayesinde fark yaratmayı başardığı örnekleri barındırıyordu.

Greenworks firmasının "Moving Hedge" adlı ürünü


Sanayi sonrası toplumdan yükselen somut ihtiyaçları kendisine dert edinen tasarımların eğildiği meselelerin başında ofis yaşamının yarattığı ciddi sağlık sorunları geliyor. Fuardaki tasarımların, söz konusu meselelerin çözümü adına, yoga ve pilates gibi Batı'da popüleritesi gittikçe artan egzersiz yöntemlerinden ilham aldığı dahi görülüyordu. Ancak, yetkililer bu tasarımların geliştirilmesinde böyle ilham kaynaklarından faydalanmanın yanı sıra, bilim adamlarıyla yapılan sistematik çalışmaların da büyük yardımı olduğunun ısrarla altını çizdiler. Nitekim bele ve boyna binen yüklerin gün içinde farkında olmadan yapılacak küçük egzersizler sayesinde azaltılabilmesini sağlayan bu tasarımlar, gerçekten de bir bilimsel araştırmanın hassasiyetinden izler taşıyordu. Söz konusu tasarımlara örnek olarak Salli'nin 'Saddle Chair,' Topstar'ın 'Sitness' ve Backapp'ın firmayla aynı adı taşıyan sandalyeleri verilebilir. Elbette, ofis yaşamının gündeme getirdiği meselelerden tasarımın gündemine girenler yalnızca bel ve boyun sağlığıyla ilgili olanlar değildi. Örneğin Greenworks adlı firmanın sergilediği 'Moving Hedge' adlı ürün, iç mekanlardaki düşük hava kalitesini kendine dert edinmişti. Firmanın 'yaşayan mobilya' olarak tanımladığı ürün tarihteki ilk 'kendini sulayabilen taşınabilir duvar bitkisi' olma özelliğini taşıyor. Ürünü, her biri iki metrekare alana sahip iki yüzünün de yoğun biçimde bitkilerle kaplı olduğu bir separatör olarak da nitelendirmek mümkün. Moving Hedge'in tasarımcıları ürünü geliştirirken sahip oldukları amacın iç mekanlarda oksijen oranının dengelenmesi yoluyla cilt kuruluğu ve baş ağrısı gibi sorunların çözümüne yardımcı olmak olduğunu belirtiyorlardı.

Backapp ve Sitness adlı sandalyeler

Stokholm Mobilya Fuarı'nda Batı dünyasındaki gündelik yaşamın içinden çıkan belirli sorunlara uzmanlaşma derecesinde eğilen firmaların son derece ilginç bir ortak özelliği de, her birinin yalnızca belirli bir soruna odaklanması. Söz konusu firmalar tüm ticari faaliyetlerini yalnızca odaklandıkları sorunları çözmek amacıyla geliştirdikleri tek bir ürün tipi üzerine yoğunlaştırıyorlar. Görünen o ki, tasarım gerçek sorunlara eğildiği zaman, yalnızca tek bir mesele etrafında karlı iş modelleri kurduracak kadar önemli bir rol oynayabiliyor. Sanırım, ülkemizde de tasarımın üstleneceği yeni rollerin öneminin söylem seviyesinde kalmamasının yolu biraz da tasarımın takip eden değil, takip edilen olmasından geçiyor.

Etiketler: , , , , , , , , ,

Belleğin tasarımı: Geçmiş trajedilerin tekrar etmemesi nesnelerle mi mümkün, fikirlerle mi?

Radikal Gazetesi’nin 28 Şubat 2010 tarihli Tasarım Eki'nde yayımlanan bir yazım.

---

Arat Dink, babasına düzenlenen suikastin geçtiğimiz Ocak ayındaki yıldönümünde Agos Gazetesi'nin penceresinden doğaçlama bir konuşma yaptı. Konuşması sırasında Dink'in ağzından aslında tasarımı da çok yakından ilgilendiren samimi birkaç söz döküldü: "Babamın büstü var içeride, onu kırmak istiyorum. Ben büstleri değil, insanları seviyorum." Dink'in bu yakarışı ilk bakışta anın duygusallığıyla, çok da ölçüp tartılmadan söylenmiş birkaç söz gibi gözükebilir. Ne var ki, aynı sözlerin aslında geçmişi hatırlatmak üzere 'tasarlanmış' nesnelerin bellekle olan sorunlu ilişkisini gözler önüne seren bir çağdaş tasarım eleştirisi görevi gördüklerini söylemek mümkün.

Gerçekten de esas amaç hatırlamak, anmak ve geçmişte yaşanan olumsuzlukların gelecekte tekrarlanmasının önüne geçmekse, tasarımın alışılmış çözümü olan nesnelerin buna ne kadar hizmet ettiği oldukça su götüren bir mesele. Burada bahsettiğimiz ister bir büst isterse bir müze binası olsun, böylesi 'nesne'lerin, trajedilerin anısını yaşatmaktan çok, onları sonsuza kadar geçmişe gömmeye yaradıkları söylenebilir. Hatta, yakın tarihimiz benzeri tradejilerin araçsallaştırılmaları sonucu bambaşka amaçlara hizmet eder hale geldiği onlarca örnekle de dolu. En masum haliyle 'karanlık turizm' (dark tourism) olgusunda vücut bulan böylesi bir araçsallaştırmanın, en kötü durumlarda ise yeni trajedileri yaratacak kitlelerin harekete geçirilmesi için kullanılan ritüellerin birer dekoruna dönüştüğü de sıkça görülüyor. Nitekim, Orhan Pamuk'un son romanı Masumiyet Müzesi'nin kahramanı Kemal de yitirdiği sevgilisi anısına kurmak istediği müzeyle ilgili ne diyordu: "Müzemle yalnız Türk milletine değil, dünyanın bütün milletlerine yaşadığımız hayat ile gururlanmayı öğretmek istiyorum. Gezdim, gördüm: Batılılar gururlanırken, dünyanın büyük çoğunluğu utanç içerisinde yaşıyor. Oysa hayatımızdaki utanç verici şeyler bir müzede sergilenirlerse, hemen gururlanılacak şeylere dönüşürler" (2008. İstanbul: İletişim Yayıncılık A.Ş. Sayfa 571-2).

Nükhet İpekçi babasının kanlı gömleğini NTV canlı yayınında kameralara gösterirken

Hal böyleyken, geçtiğimiz günlerde ülkemizde müze tartışmalarına ivme kazandıran bir gelişme de Abdi İpekçi suikastinin yıldönümünde yaşandı. Nükhet İpekçi, NTV'de çıktığı canlı yayında babasının kanlı gömleğini kameralara göstererek gerçek faillerin bulunması çağrısında bulunurken, bir yandan da benzer biçimde kurban edilen gazetecilerin eşyalarının sergileneceği bir müze kurma fikrinin gündeme gelmesine yol açtı. Ancak, muhtemelen en zihin açıcı nitelikteki görüş söz konusu gazetecilerden Uğur Mumcu'nun kızı Özge Mumcu'dan geldi. Mumcu, suikaste kurban giden kişilerin "sadece eşyaları değil, fikirleri de böyle bir müzede yer bulmalı" dedi.

Mumcu'nun nesnelere karşı öne çıkardığı 'fikirler' kavramı, aslında tasarım için yeni ufuklara işaret ediyor. Nitekim, son yıllarda, fikirlerin temsili ve yaşatılmasına odaklanan ve bu anlamda bellek ve tasarım ilişkisine dair alışılmışın dışında yaklaşımlar geliştirme çabasında olan yaratıcı işlerle karşılaşıyoruz. Söz konusu işlere verebileceğimiz en iyi örneklerden biri, Rafael Lozano Hemmer'in tasarladığı ve Meksika'nın başkenti Mexico City'ye yerleştirilen 2008 tarihli Voz Alta (Yüksek Ses) projesi. Hemmer'e verilen iş tanımı, Tlatelolco öğrenci katliamının kırkıncı yılı anısına bir tasarım yapmaktı. O da alışılagelmiş nesne odaklı bir çözüm yerine, katliamın meydana geldiği "Plaza de las Tres Culturas" meydanına yerleştirilecek ve her arzu edenin kullanabileceği bir megafon tasarladı. Bu megafon bir yandan katılımcıların 'seslerini yükseltmelerini' sağlarken, diğer yandan da meydanı tarayan 10 kilowattlık bir projektörü kontrol ediyor. İşin ilginci bu projektörün etkinliğinin megafondan gelen ses dalgalarına göre değişiyor olması: Megafondan duyulan sesin yüksekliğine göre projektörün yaydığı ışığın parlaklığı artıyor ya da azalıyor; konuşan olmadığı zamansa ışık sönüyor. Meydandaki ışığın sönük kaldığı anlarda, bu kez meydanın karşı yakasındaki Kültür Merkezi binasının çatısında bulunan üç projektör, arşivlerde bulunan görgü tanıkların ifadelerini, aydınlar ve siyasetçilerle yapılmış olan röportajları, '68 yılından kalan radyo kayıtlarını ve şarkıları ışığa dönüştürmek suretiyle harekete geçiyor. Ayrıca megafona konuşanların ne dediğini merak edenler FM 96.1 frekansından yayın yapan Radio UNAM'a bağlanarak kent sakinlerinin yorumlarını dinleyebiliyor. Böylece, aslında bu trajik olayın hatırasının 'şimdiki zaman'da gerçekleşen katılımla harmanlanlanarak yaşatıldığı söylenebilir. Binlerce insanın katıldığı projede hiçbir sansür ya da kontrol uygulaması yapılmamış. Haliyle, megafondan seslendirilen mesajlar da katliamın tanıklarının ifadelerinden, sıradan vatandaşların evlenme tekliflerine kadar uzanan büyük bir çeşitliliğe sahip. Hemmer'in tasarımının bu özelliği de, böylesi trajik bir olayın ve ona tanıklık etmiş olan kent mekanının günlük gerçeklikten koparılarak mitleştirilmesini önlüyor olsa gerek.

Rafael Lozano-Hemmer'in "Voz Alta" adlı tasarımı.
(Fotoğraf
: Antimodular Research and Alejandro Blázquez)

Yunanistan'da geçen seneki eylemler sırasında genç göstericilerin Nazi işgaline karşı mücadele vermiş bir direnişçi olan Kostas Perrikos'un büstünü barikat yapmak için kullanması epey tartışılmıştı. Eski tüfekler gençleri tarihi bilmemekle ve geçmiş kahramanlara saygısızlık etmekle suçluyordu. Gelgelelim, Yunanistan'daki gençlerin de aynen Arat Dink gibi büstlerin gerçekte neye hizmet ettiğinin ayırdına vardıklarını söyleyemez miyiz? Tasarım söz konusu olduğu zaman, böylesi nesnelerin 'geçmişteki olumsuzlukların tekrar yaşanmasını önleme' benzeri bir işlevi yerine getirmekte çok da başarılı olamadığını yakın tarih bize kanıtlıyor. O halde, kullanıcılar olarak yapmamız gereken belki de aynen gençlerin kullanım tercihinde görüldüğü gibi elimizdeki büstlere yeni işlevler yükleyerek onlara hayat katmak; etrafında yaratılan mitleri yıkarak onları 'insanlaştırmak.' Tasarımcılar olarak ise meseleye katkımız, yeni ritüellere hizmet edecek 'ölü' nesnelerden çok, Hemmer gibi, fikirlerin ve duyguların özgürce dile getirilmesini sağlayacak, devingen aracılar üretmek sayesinde gerçekleşebilir.

Etiketler: , , , , , ,

31 Ocak 2010 Pazar

Seri Tasarım: Tasarımcının seri ürettiği fikirler endüstrinin seri ürettiği tasarımlara karşı

Radikal Gazetesi’nin 31 Ocak 2010 tarihli Tasarım Eki'ne yazdığım bir yazı.

---

Profesyonel hayata adım atmak üzere olan tasarımcı adaylarına verilen öğütlerin başında gelir: 'Müşteriye en az üç alternatifle gidin.' Tipik bir tasarım sürecinin ilk evrelerinde gerçekten de mümkün olduğunca fazla alternatifle yola çıkılır. Ancak sona yaklaşıldıkça üzerinde tartışılan fikirlerin sayısı azalarak teke düşerken, elde kalan bu tek fikrin de kusursuz niteliğe ulaşmasına
ilişkin beklentiler doğar. En nihayetinde, sanayi ve ticaret dünyasına iş yapan tasarımcının esas görevi 'seri üretilecek' ve dolayısıyla 'hata kaldırmayacak,' tek, 'özgün' bir fikir çıkartmak değil midir?

Geleneksel bir tasarım sürecinin seyri böyleyken, son zamanlarda tasarımın çeşitli dallarından gelen profesyonellerin farklı bir yaklaşımı benimsedikleri görülüyor. Söz konusu tasarımcıların ilgisini çeken, endüstriyel yöntemlerle kopyaları seri üretilmek üzere 'müşteri'ye sunulan 'tek' ve 'kusursuz' fikirler değil. Onlar tam tersine, geliştirdikleri tüm tasarım fikirlerini kusurlarıyla da olsa gerçeğe dönüştürmenin peşindeler. Süreçlerini tam da bu nedenle olabildiğince seri bir şekilde tamamlıyorlar. Böylece 'seri' sıfatını, sistematik bir verim ve kusursuzluk çağrışımlarıyla kullanan endüstriyel lugattan çalarak, hoşlarına giden fikirleri hızlıca hayata geçirmelerini sağlayan bir sezgiselliği nitelemek üzere stüdyo/atölye jargonuna armağan ediyorlar. Bu da yaratıcı süreçlerinin odağını 'seri üretim'den 'seri tasarım'a kaydırıyor.

Bahsettiğimiz yaklaşıma verilebilecek ilk örnek İsrailli tasarım stüdyosu Godspeed'in "speed-furniture" (hız mobilyası) adlı mobilya serisi. Tasarımcılar, yalnızca bir saat içerisinde tasarlayıp ürettikleri bu mobilyalarda malzeme olarak Tel Aviv'deki marangozlardan topladıkları atık ahşap parçalarını kullanıyor. Yine mobilya tasarımı alanından bir diğer örnek ise Martino Gamper'in "100 Chairs in 100 Days" (100 Günde 100 Sandalye) projesi. İtalyan tasarımcı, Godspeed'inkine benzer bir yöntemle, Londra'da iki sene zarfında topladığı atık mobilya parçalarından yepyeni sandalyeler yaratmış. Süreç kapsamında söz konusu parçaların kimini olduğu gibi kullanırken, bır kısmının üzerinde de onlar için tasarladığı yeni rollere uygun değişiklikler yapmış.

Şerifcan Özcan'ın Ten Plus One adlı çalışmasının kapağı

Biraz alan değiştirerek örneklere grafik tasarımıyla devam edebiliriz. New York merkezli tasarımcı Şerifcan Özcan onbir saatte tasarladığı onbir işi içeren “Ten Plus One” (On Artı Bir) adını verdiği bir portfolyo üretmiş. Özcan, o dönem devam etmekte olduğu master programı kapsamında tamamlaması gereken portfolyosunda yeterli sayıda proje yer almadığını farkedince bu yönteme başvurduğunu söylüyor. Ne ironiktir ki, birer saatte hayata geçirdiği bu fikirler arasında yer alan bir konserve ambalajı tasarımıyla ilgilenen bir müşteri bile çıkmış.

Gördüğümüz gibi, 'seri tasarım' olarak adlandırabileceğimiz yaklaşımın izlediği tipik bir süreç, kısa/kısıtlı bir zaman dilimi içerisinde baştan sona tasarlanıp üretilen işlerle sonuçlanıyor. Doğal olarak, böylesi bir yaklaşım dahilinde 'tasarım' ve 'üretim' safhaları iç içe geçerken, 'prototip' ve 'bitmiş ürün' kavramları arasında da pek bir fark kalmıyor. Evet, bu yaklaşımın 'seri üretim' için tasarlanan 'bitmiş ürün'lerin sahip olduğu varsayılan kusursuzluktan ödün verildiği söylenebilir. Ancak, her biri özgün birer tasarım süreci sonucu ortaya çıkan 'seri tasarım'lardaki karakteristik kusurların çoğu kez 'artı değer' olarak ön plana çıkarıldığını dahi görüyoruz. 'Seri tasarım' yaklaşımı, tam da bu nedenlerle sanat, zanaat ve tasarım arasında bir yerlerde konumlanıyor.

Şerifcan Özcan'ın Ten Plus One adlı çalışmasından bir ambalaj tasarımı

Peki, 'seri tasarım' herhangi bir eleştirel damardan besleniyor mu? Öncelikle tasarımcıların, yaşanan çok katmanlı küresel krizlerin etkisi de göz önünde bulundurulursa, tüketim toplumunun itici gücü olarak üstlenegeldikleri tarihsel rolün farkına vardıklarını söyleyebiliriz. Böylesi bir rol kapsamında sanayi devriminden bu yana kendilerine dayatılan 'kusursuz' ve 'özgün' tasarımları durmaksızın yaratma talebinin yaratıcı süreçlerini birer kısırdöngü haline dönüştürdüğünü düşünüyor olabilirler mi? 'Seri-tasarım'cıların tam da bu iki anahtar kavramla oynayarak söz konusu döngüyü kırmaya çabaladıklarını iddia etmek mümkün. 'Seri tasarım'a daha şüpheci bir gözle bakanlarsa, bu yaklaşımı benimseyen tasarımcıların 'tasarlanmış nesne' kavramına atfedilen prestiji kendi lehlerine sömürmeye başladıklarını da pekala öne sürebilir. 'Seri tasarım'cıların 'yıldız tasarımcı' olarak adlandırılan meslektaşlarının son birkaç onyıldır yaptığından çok da farklı olmayan bir şekilde, ancak bu kez daha 'yeraltı' bir yaklaşımla, bir çeşit 'tasarlanmış kusurluluk' sosuyla, bu prestij fırsatını kullandıklarını iddia edenler de çıkabilir. Ancak konuya hangi açıdan yaklaşırsak yaklaşalım, saydığımız örneklerin altını çizdiği önemli bir olguyla karşı karşıyayız: Tasarımda sonucun sürece olan geleneksel hakimiyetinin tam tersine döndüğü ve bugün artık sonuçtan çok, sürecin kendisinin bir değer olarak yükseldiği.

Etiketler: , , , ,

19 Aralık 2008 Cuma

Alkol Tüketimi ve Otomotiv Tasarımı Üzerine

Son günlerde iş dünyasında dikkat çeken bir trendle karşı karşıyayız. Firmalar, ürün veya hizmetlerini alkollüyken kullananların, ayılınca yaşayacakları muhtemel pişmanlıkları önleme çabası içerisindeler. LG, Samsung ve Nokia, "sarhoş aramaları" önleyecek ek özellikleri telefonlarına ekliyor. Yakınlardaki bir diğer örnek de e-posta servisi Gmail'a eklediği MailGoggles adlı özellik sayesinde kullanıcıların ertesi sabah "keşke yollamasaydım" diyeceği e-postaları önlemeyi amaçlayan Google'dan geldi.

Medya ve blogcular tarafından oldukça büyük bir ilgiyle karşılanan bu örneklerin diğer iş dünyası uygulamalarına da ilham olacağı ve yeni bir inovasyon dalgasına sebep olacağı tahmininde bulunmak mümkün. Ben de, çok da hayati olmayan meseleleri dert edindiklerini düşünsem de, bu yenilikleri kayda değer buluyorum. Hatta, aklımda kimlerin bu örneklerden ilham alması gerektiğine dair birkaç fikir bile var.

Evet, sarhoşken açtığımız telefonlar ve gönderdiğimiz e-postaların sonradan pişmanlık yaşayacağımız durumlara yol açmaları mümkün. Gelgelelim, iletişim sektörüne kıyasla alkollü kullanıcıların yol açacağı olumsuz durumların önlenmesinin çok daha hayati olduğu başka bir ürün/hizmet sektörü daha var: Otomotiv.

Donald A. Norman yaratıcısı olduğu "forcing functions" (kısıtlayıcı özellik) terimiyle, bir üründe, o ürünün kullanım senaryosunun arzu edilmeyen yönlere doğru dümen kırmasını engelleyecek özelliklerin bulunması olgusuna işaret eder. Örneğin, otomatik olarak kendini kilitleyen bir arabada dalgın sürücüler anahtarlarını araç içinde unutabilecekken, yalnızca anahtarla kilitlenebilen araçlarda bu arzu edilmeyen durum önlenmiş olur. ["The Design of Everyday Things." (Basic Books, New York, 1988). Sayfa 132-40.]

MailGoggles ve benzeri inovasyon örneklerinin otomotiv endüstrisindeki uygulamalarını görmek neden mümkün olmasın? Umarım, tasarımın, otomotiv üzerine--'styling' haricinde de--söyleyeceği bir çift sözü vardır. Tasarımın gücünden faydalanılarak araçlara birkaç "kısıtlayıcı özellik" eklenmesi suretiyle alkollü araba kullanımının yol açtığı olumsuzluklar daha gerçekleşmeden önlenemez mi?

Ancak, tabi ki, bu kez de yüksek büyüme rakamlarına sahip medeniyetimiz başka kazançlarından taviz vermiş olur, değil mi? Mesela; kaza kurbanlarının hastane masrafları, araba tamirleri ve yeni araba satışlarından elde edilecek karlar, gibi:

"Arabanızı çarpın, gerisini sigorta halleder." Zaten araba hiç kuşkusuz gündelik ve uzun vadeli, özel ve kolektif savurganlığın ayrıcalıklı odaklarından biridir. Araba; sadece sistematik olarak düşürülen kullanım değeriyle, sistematik olarak güçlendirilen prestij ve moda katsayısıyla, kendisine yapılan ölçüsüz yatırım miktarlarıyla değil, ama hiç kuşkusuz daha derin bir şekilde, kuşkusuz Kazada cisimleşen sac, mekanik ve insan yaşamı kaybıyla kolektif savurganlığın ayrıcalıklı odaklarından birini oluşturur. Kaza; tüketim toplumunun, törensel madde ve yaşam kaybında aşırı bolluğunu kanıtladığı en güzel, en heybetli 'happening'dir (bu kanıt ters yönden işlese de derin bir hayal gücü için birikime dayanan dolaysız kanıttan çok daha etkilidir). [Jean Baudrillard. "Tüketim Toplumu." (Ayrıntı, İstanbul, 2004). Sayfa 46.]

Etiketler: , , ,

20 Mayıs 2008 Salı

Nokia'nın yeni telefon konsepti ve "Bıyıkları yeşile boyamak"

Endüstriyel Tasarımcılar Meslek Birliği ETMK'nın e-posta grubu sayesinde, cep telefonu devi Nokia'nın geliştirmekte olduğu yeni bir konseptle ilgili bilgi sahibi olduk. Konsept şu sözlerle ifade ediliyordu: "güneş enerjisi ile çalışan, yiyeceğiniz elmanın üzerindeki zehirli maddeleri hesaplayan, hiçbir zaman kirlenmeyen ve etrafındaki kiri temizleyen, geleceğin Nokia'sı..."

Tabii ki nanoteknoloji bağlamında yapılan çalışmaları ve bunların sıradan kullanıcının hayatına da sokulması için kafa yorulmasını takdir etmemek elde değil. Ne var ki, ben burada özellikle "Yiyeceğiniz Elma'nın üzerindeki zehirli maddeleri hesaplayan" kısmına takıldım. Sırf bu özelliğin bu yepyeni konseptin bir artısıymış gibi sunulması bile bize uygarlığımızın-ve biz tasarımcıların-acınacak durumda olduğunu kanıtlıyor adeta.

Eminim hepimiz tasarım eğitimimizin bir noktasında "problem çözücü" olduğumuz telkinlerine maruz kalmışızdır. Gelin bu nosyona farklı bir açıdan bakalım. Söz konusu Nokia örneğinin özelinden hareketle de bir değerlendirme yaparsak, aslında tasarımcılar olarak çoğu zaman yaptığımız şeyin daha fazla problem yaratmak adına problem çözmek olduğu söylenebilir.

Rachel Carson Sessiz Bahar kitabında Lewis Carroll'ın böyle durumlar için kullandığı bir metafordan bahseder: "Bıyıkları yeşile boyamak ve sonra gözükmesin diye büyükçe bir yelpaze kullanmak." Sonra da kendi konusuyla (pestisitler) bağlantılı olarak, aslında en iyi çözümün zehirli meyvelerin nasıl temizlenebileceğini keşfetmeye çalışmak değil de, baştan tarımda zehirli madde kullanımını durdurmak olduğunu söyler.

Carson'dan yarım asır sonra, sanırım, artık dünyaya ve uygarlığımızın yol açtığı sorunlara bütünlüklü bakmamızın zamanı geldi de geçiyor bile. Örneğin Nokia eğer zehirli maddeler olmaksızın tarım yapılmasını savunan bir vakıf veya bir fon açsaydı, bu daha ilerici bir konsept olmaz mıydı?

Nokia'nın yeni telefon konsepti Morph'u tanıtan videoyu buraya tıklayarak izleyebilirsiniz.

Etiketler: , , ,