SonTahlil

Tasarım politiktir.

30 Ocak 2010 Cumartesi

Yurttan Tasarım Meseleleri (11)

[Tüketim Toplumu'nun sürekli değişen tercihleri bağlamında üretilen tonlarca elektronik atık karşısında TV'ler depresyona girmiş olamaz mı?]

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.

Birgün Gazetesi'nin 27 Ocak 2010 tarihli haberinden alıntıdır. [Kaynak: http://birgun.net/life_index.php?news_code=1264589977&year=2010&month=01&day=27]

İntihar Eden TV'ye RTÜK'ten Engel -- 12:59 27 Ocak 2010
‘Plazma televizyon'un intihara teşebbüs ettiği reklam filmi yoğun şikâyet üzerine RTÜK tarafından incelemeye alındı. Ocak ayı içerisinde reklamlarla ilgili şikayetlerin yüzde 25'inin bu filmle ilgili olması nedeniyle harekete geçen RTÜK uzmanları, söz konusu reklamın 'çocuk ve gençlerin fiziksel, zihinsel ve ahlaki gelişimini zedeleyebileceği' sonucuna vardı.
Evde henüz yeni montajı yapılmış olan bir plazma televizyonun, 'yayınları HD görüntü formatında göstermediği', 'saatleri çakışan dizileri kaydetmediği' ve bu nedenle 'bir hiç olduğunu' belirterek çatıya çıktığı reklam filminde, bu televizyon kendini aşağı atmaya çalışıyor. Diğer plazma televizyonlar da aynı nedenle kendilerini asma, denize atma ya da tren raylarına yatma gibi yollarla intihar teşebbüsünde bulunuyor. Uzmanlar tarafından hazırlanan raporlarda, şikâyetlere konu olan reklamda önemli bir sorun olan intihar olayının 'bir espri anlayışıyla basitleştirildiği, komik bir davranışmış gibi gösterildiği, hatta doğal bir eyleme dönüştürüldüğü, sorunlardan kaçma, korkuları yenme, problemlerden kurtulma yöntemi' olarak gösterildiği görüşü aktarıldı.

Etiketler: , , , , , , , ,

14 Ekim 2009 Çarşamba

Yurttan Tasarım Meseleleri (7)

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.

Pazar 53 sitesinin 8 Ekim 2009 tarihli haberinden alıntıdır. [Kaynak: http://www.pazar53.com/news_detail.php?id=13097]

EVİ BUZDOLABI KAPAKLARIYLA İZOLE ETTİ
Karadenizli vatandaş, kış mevsiminde yuvasını daha sıcak tutabilmek için evinin dış yüzeyini ve çatısını buzdolabı kapaklarıyla kapladı.

Bayburt'un Esentepe Mahallesi Çeçenistan Sokak'ta iki katlı müstakil evi bulunan Nabi Melekoğlu, Bayburt'ta ağır kış şartlarının yaşandığını belirterek, "Kış döneminde evi ısıtmakta zorluk yaşıyoruz. Soba sıcaklığı hemen kayboluyor. Ben de böyle bir çare ürettim" dedi.

24210

Bir süredir evi izole etmeyi düşündüğünü anlatan Nabi Melekoğlu, "İzolasyon sistemleri pahalı olduğu için benim aklıma bu yöntem geldi" diye konuştu.

Buzdolaplarının ısıyı muhafaza etme özelliğinden farlı şekilde yararlanmak için bu yöntemi kullandığını anlatan Melekoğlu, "Araştırdım ve hurdacılarda buzdolabı kapakları buldum. Eni 70 ve 150 santimetre arasında değişen kapakları, tanesini 5 liraya satın aldım. Evin dış kısmını kaplamaya başladım. Ailemin de yardımıyla evin dış cephesini kaplama çalışmalarımı sürdürüyorum" şeklinde konuştu.

24211

Melekoğlu, sadece evin dış cephesini değil, çatısını da buzdolabı kapaklarıyla kaplayacağını, bunun için 350 adet kapak gerektiğini bildirerek, "İmkanlarım ancak bu yönteme yetiyor. Ucuz olsa diğer izole sistemleri ile evimi soğuktan korumaya çalışırdım. Buzdolabı kapaklarının içinde, dolap aktif haldeyken içerisindeki soğuk havayı muhafaza etmesi için poliüretan malzeme bulunuyor. Bu malzeme geri dönüşümü olmayan ve doğaya zararlı bir madde. Hurdacılar topladıkları bu hurda kapaklardaki poliüretan maddeyi yakarak ya da çöpe atarak yok ediyorlar. Fakat bu malzeme doğada geri dönüşümü olmadığından kaybolmuyor. İşte soğuk havayı homojen bir şekilde koruyan bu kapaklar sıcak havayı da geçirmiyor. Bu düşünceyle ben de evimin dış yüzeyini, mantolama tekniği ile kaplıyorum" ifadelerini kullandı.

Bayburt İl Özel İdaresi'nde çalışan Nabi Melekoğlu, boş vakitlerinde evinin dış yüzeyini buzdolabı kapaklarıyla izole etme işini sürdürdüğünü ve bu işlemi soğuklar başlamadan tamamlamayı planladığını anlattı.

Etiketler: , , , , , , , ,

6 Ekim 2008 Pazartesi

Türkiye'nin Geri Dönüşüm Emekçileri

Annie Leonard'ın kısa filmi Şeylerin Hikayesi'nin İstanbul gösteriminden aklımda kalan bir andır: Soru-cevap kısmına gelindiğinde arka arkaya 4-5 kişi Türkiye'de çevreci olmanın zorluğundan yakındı, sızlandı, ahlayıp-vahladı. Ahalinin yüksek duyarlılığı hep bir ağızdan "Bizde geri dönüşüm diye bir olgu bile yok yahu!" demeleriyle zirve yaptı.


Fotoğraf: Mazlum Akın

Sonra, Annie miydi, odada bulunan başka bir "ecnebi" miydi, tam hatırlayamıyorum, "Aslında sizde geri dönüşümün hası var, ben gelirken yolda gördüm" diyerek hem taşı gediğine koydu, hem de ötekileştirmenin bilinçaltımıza ne derecede yerleştiği gerçeğini yüzümüze tokat gibi vurdu. Bahsedilen "geri dönüşümün hası" ile ilgili bilgiyi burada bulabilirsiniz.

Etiketler: , , , ,

29 Eylül 2008 Pazartesi

Yeşil Belirli Günler ve Haftalar

Dünyanın çeşitli yerlerinde 21 Eylül Pazar 'Arabasız Gün'dü. Örneğin Brüksel şehir merkezinde 160 kilometrekarelik bir alan 9-19 saatleri arası motorlu taşıt trafiğine kapatıldı ve başkentliler doyasıya bisiklete binmenin tadını çıkardılar. Macaristan'da ise araba ruhsatını gösterenlere trenlere ücretsiz binme izni verildi.

Sürdürülebilirlik üzerine devam etmekte olan küresel tartışma ülkemizde de gittikçe ana gündem maddesi haline gelirken, farkındalık yaratma hedefiyle yola çıkan bir çok inisiyatife tanık oluyoruz. 'Arabasız Gün' (World Carfree Day) haricinde 'Alışveriş Yapmama Günü' (Buy Nothing Day) ve 'Dünya Saati' (Earth Hour) ve kimbilir başka daha neler var? (Bildiklerinizi Yorumlar kısmına eklemekten çekinmeyin)

Ne var ki, söz konusu belirli gün ve haftaların gerçek ve kalıcı değişimler yapma yolunda ne kadar başarılı olduğu üzerine düşünmeye değer bir soru. Böylesi aktiviteler gerçekten uzun vadede alışkanlık değişimlerine yol açabilir mi? Yoksa sadece bugünün modasına uymak ve küresel yeşil trendlerin gerisinde kalmamak için katılınılan toplu gösteriler olarak mı tarihte yerlerini alacaklar? Benzer meselelere Stockholm Interactive Institute bünyesinde yürütülen 'Energy Futures' adlı bir aylık bir araştırma projesinde de değinilmiş. Bu projenin çıktısında olası bir kaç senaryoya yer verilmiş ve sürdürülebilirliğin/yeşil olmanın dinselleştirildiği bir gelecek öngörülmüş. Aslında bu projenin öngörüleriyle yukarıda bahsettiğimiz günümüzdeki gelişmelerin arasındaki bağlantıyı görmek çok da zor değil.

Söz konusu senaryolara bir kaç örnek vermek gerekirse; gelecekte belirli bir günde "farkındalığı yüksek" vatandaşların elektronik cihazları maskeleme bandıyla tamamen kapladıkları ayinsel bir küresel aktivite düşünülmüş. Bir diğer senaryoda ise yine belirlenen bir günde ve saatte "ekolojik hassasiyeti yüksek" insanların gökyüzüne kırmızı dumanlar salacağı bir törene yer verilmiş.

Tüm bu fikirler fazla kurgusal gözüküyor olabilir ancak yazının başında bahsettiğimiz gelişmeler göz önünde bulundurulursa, böylesi bir gelecek sandığımızdan da yakın olabilir. Aslında karşı karşıya olduğumuz bir riskten söz edebiliriz: Böylesine büyük öneme sahip meselelerin ayinselleştirilerek içlerinin boşaltılması. Mevcut riski bertaraf etmek ise, insanların davranışları ya da hisleri yerine uzun vadedeki alışkanlıklarını kökten değiştirebilme gücüne sahip olan ve olumlu bir gelecek düşleyen tasarımcılar olarak bizlere düşüyor.

Etiketler: , , , ,

1 Haziran 2008 Pazar

Annie Leonard İstanbul'daydı

Türkiye'deki çevreci hareketin sönüklüğünden, eğer eser miktarda destekleyicisi varsa da bu kitlenin de bir türlü örgütlenemeyişinden hep dem vurulur. 31 Mayıs Cumartesi günü, "Şeylerin Hikayesi" adlı 20 dakikalık videosuyla dünyayı kasıp kavuran ve 3 milyon izleyiciye ulaşan Annie Leonard'ın İstanbul'a gelmesinin de bunu büyük ölçüde değiştiremediğini gördük.

Salonda yer alan yaklaşık 35-40 kişi olarak, orada olmamızın arkasındaki asıl motivasyon tabii ki yalnızca filmi izlemek değildi. Zira film internet üzerinden izlenebilmekte. Bu gösterimin asıl anlamı Annie'ye soru sormak ve bu soruların çaktığı kıvılcım sayesinde belki de kısa metrajlı bir forumu mümkün kılmaktı.


Filmi daha önce internet üzerinden izlediğimden, gösterime geldiğimde soracaklarım kafamda hazırdı. Mikrofonu aldığımda "adettendir" dedim ve Annie'ye teşekkür ederek başladım, daha sonra ise belki de kendini mevcut düzenin karşısında konumlandıran çoğu insanın kafasını kurcalayan bir gerçeğe değindim. İster çevreci ister sosyalist solcu olsun, bugünkü neo-liberal politikalarla sorunu olan insanların bir şekilde referans vermek zorunda hissettiği düşünürler, araştırmacı ve yazarlar arasında 1950 ve 1960lardan olanların çokluğu göze çarpıyor. Yani 50 sene öncesinin eleştirileri küçük modifikasyonlarla hala geçerliliğini koruyor ve bizler bugün onlara gönderme yapmaktan kaçamıyoruz. Üstelik mücadele ettiğimiz belalar da kelimesi kelimesine yarım asır öncekilerle aynı: Korporatizm, Tüketim Toplumu, Planlı Bozuşma, v.s.

Diğer bir deyişle "onlar (yarım asır öncenin muhalifleri) görevlerini layıkıyla yerine getirmiş ve taşı baştan gediğine koymuşlar; ancak aradaki bu 50 yıllık süreçte hiç bir kazanım elde edilememiş, yerimizde saymışız" hissine kapılmamak elde değil.

Bu şekilde başladığım konuşmada Annie'ye asıl sorduğum şuydu, "Siz de bu hislere kapılıyor musunuz? Bu belalarla baş etmekte 50 sene boyunca sınıfta mı kaldık ki hala aynı kavramlara karşı mücadele ediyoruz? Ve eğer sınıfta kaldıysak neyi yanlış yaptık da sınıfta kaldık?"

Annie'nin bu soruya cevabı "Evet sınıfta kaldık, ve kalmaya da devam ediyoruz" oldu. Daha sonra da, özetle, yine de çok geç olmadığını, önemli olanın sadece çevrecilik odaklı bir hareket yürütmemek ancak resmin bütününü görerek düzenin altında yatan iktisadi düşünce yapısının ipliğinin pazara çıkarılması olduğunu söyledi. 50 sene öncesinden farklı olarak, kendi ülkesi Amerika'nın bugün sadece atıklarını değil, hayat tarzını da ihraç ettiğini söyledi ve kendi eleştirel rolünün güncelliğini burada gördüğünü de belirtti.


Benim açımdan oldukça doyurucu bir cevap oldu. Annie yapmacık bir iyimserlikten uzak olarak kendisinin de dahil olduğu hareketin yakın tarihsel sürecinin bir özeleştirisini yapmış oldu, ve kendi katkısını da abartmadan, olduğu gibi aktardı.

Bu soru-cevap sonrasında ise 25-30 dakika daha muhabbeti sürdüren Annie ve biz dinleyiciler, çözüm ve örgütlenme yollarının da şöyle bir kıyısından geçtikten sonra salondan ayrıldık. Örgütlenme adına da geriye, züğürt tesellisi olarak, bir A4 sayfa üzerine e-mail adreslerimizin listesinin oluşturulması kaldı...

Etiketler: ,

20 Mayıs 2008 Salı

Nokia'nın yeni telefon konsepti ve "Bıyıkları yeşile boyamak"

Endüstriyel Tasarımcılar Meslek Birliği ETMK'nın e-posta grubu sayesinde, cep telefonu devi Nokia'nın geliştirmekte olduğu yeni bir konseptle ilgili bilgi sahibi olduk. Konsept şu sözlerle ifade ediliyordu: "güneş enerjisi ile çalışan, yiyeceğiniz elmanın üzerindeki zehirli maddeleri hesaplayan, hiçbir zaman kirlenmeyen ve etrafındaki kiri temizleyen, geleceğin Nokia'sı..."

Tabii ki nanoteknoloji bağlamında yapılan çalışmaları ve bunların sıradan kullanıcının hayatına da sokulması için kafa yorulmasını takdir etmemek elde değil. Ne var ki, ben burada özellikle "Yiyeceğiniz Elma'nın üzerindeki zehirli maddeleri hesaplayan" kısmına takıldım. Sırf bu özelliğin bu yepyeni konseptin bir artısıymış gibi sunulması bile bize uygarlığımızın-ve biz tasarımcıların-acınacak durumda olduğunu kanıtlıyor adeta.

Eminim hepimiz tasarım eğitimimizin bir noktasında "problem çözücü" olduğumuz telkinlerine maruz kalmışızdır. Gelin bu nosyona farklı bir açıdan bakalım. Söz konusu Nokia örneğinin özelinden hareketle de bir değerlendirme yaparsak, aslında tasarımcılar olarak çoğu zaman yaptığımız şeyin daha fazla problem yaratmak adına problem çözmek olduğu söylenebilir.

Rachel Carson Sessiz Bahar kitabında Lewis Carroll'ın böyle durumlar için kullandığı bir metafordan bahseder: "Bıyıkları yeşile boyamak ve sonra gözükmesin diye büyükçe bir yelpaze kullanmak." Sonra da kendi konusuyla (pestisitler) bağlantılı olarak, aslında en iyi çözümün zehirli meyvelerin nasıl temizlenebileceğini keşfetmeye çalışmak değil de, baştan tarımda zehirli madde kullanımını durdurmak olduğunu söyler.

Carson'dan yarım asır sonra, sanırım, artık dünyaya ve uygarlığımızın yol açtığı sorunlara bütünlüklü bakmamızın zamanı geldi de geçiyor bile. Örneğin Nokia eğer zehirli maddeler olmaksızın tarım yapılmasını savunan bir vakıf veya bir fon açsaydı, bu daha ilerici bir konsept olmaz mıydı?

Nokia'nın yeni telefon konsepti Morph'u tanıtan videoyu buraya tıklayarak izleyebilirsiniz.

Etiketler: , , ,