SonTahlil

Tasarım politiktir.

21 Şubat 2010 Pazar

Yurttan Tasarım Meseleleri (14)

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.

Birgün Gazetesi'nde 18 Ocak 2010 tarihinde yayınlanan Serap Erdoğan'ın "Unutuşun Dikenli Yatağı" adlı yazısından alıntıdır. [Kaynak: http://birgun.net/city_index.php?news_code=1265369421&year=2010&month=02&day=05]

BİREYİN BELLEĞİNDEN TOPLUMUN BELLEĞİNE
Toplum kuramcısı Maurice Halbwachs, tek tek bireylerin anıları ve toplumsal bellek arasında da buna benzer bir ilişki olduğunu öne sürmektedir. Halbwachs’a göre topluluklar bireylere, içine anıları bir yerlere yerleştirdikleri çerçeveler sunar ve anılar sanki bir haritaya işaretlenir gibi toplumsal belleğin kılavuzluğunda bireylerin belleğine yerleşir. Toplumsal bellek söz konusu olduğunda üzerinde en çok durulan kavramlardan biri, bu bilgilerin kuşaklar arasında nasıl aktarıldığı ve aktarılacağı sorusudur.
Elbette ki ilk akla gelen, alışkanlıklar, gelenekler, şarkılar, atasözleri, anıtlar, müzeler ve kitaplar yoluyla bilgilerin kuşaktan kuşağa iletilmesidir. Paul Connerton, özellikle anma törenleri ve bedensel pratiklerin toplumların anımsamasında önemli role sahip olduklarını vurgular. Burada bahsedilen, belki de yüz yıllar boyunca tekrarlanılarak aktarılan, araçsal eylemler olmaktan çok dile getirici özellikte ve gerçekleştirenlerin yaşamına değer ve anlam kazandırma gücüne sahip değişmez ritüellerdir. Dini törenlerin pek çoğu bu tür törenlere örnek olarak ele alınabilir.
Kayıplarımızın ardından onları hatırlamak ve hatırlatmak adına düzenlediğimiz törenler ise bir bilginin aktarılmasındaki sürekliliğin sağlanması açısından bu törenlere benzerlik taşısa da, biçim ve içerikleri farklılık göstermektedir. Psikolojik isteklerimizi ve çatışmalarımızı temsil etmeleri için hayatın pek çok aşamasında, pek çok anlam yükleyerek nesneleri kullanırız. Komplike yas yaşayan kişilerde de, kaybettikleri kişiler ve ilişkilerle bağlarını bir anlamda sürdürebilmek için çeşitli eşyaların kullanıldığı izlenmiştir. Psikanalist Vamık Volkan’ın “bağlantı nesneleri” olarak adlandırdığı bu eşyaları, kaybettiklerimizden kalan ve anı değeri taşıyan eşyalarımızla karıştırmamak gerek. Ölen annemizden kalan yüzüğü hiçbir sıkıntı hissetmeden taşıyabiliriz üzerimizde. Bağlantı nesneleri ise genellikle ne gözümüzün önünde durmasına ne de ortadan kaybolmasına dayanamadığımız, kaybımıza dair yaşadığımız öfke ve kederi üzerinde taşıyan nesnelerdir. İşte kaybettiklerimizin hatırası için düzenlediğimiz törenlerin, çözülmeyen, çözülemeyen yaslarımızla birer bağlantı nesnesine dönüşmesine izin vermememiz gerek. Eğer anma törenleri ölümün dondurulduğu anlar olarak kalırsa anlamsızlaşacak ve giderek sadece şekilsel kısmı aktarılan toplantılar haline gelecektir. Tıpkı İstiklal Marşı’nı “o-be”, “nimmilletimin” diye öğrenen çocuklar gibi. Hatta belki de hala öyle söyleyen yetişkinler… Amaç hayata aktarılamadıkça yıldönümleri, sadece acılı insanların bir araya gelip dertlerini tazeledikleri, birbirlerinin varlığından teselli bulup bir sonraki buluşmaya kadar yaralarının üzerini örttükleri buluşmalardan ibaret kalacaktır. Ne yitirdiklerimiz ne de geleceğimiz bunu hak etmiyor.

Etiketler: , , ,

29 Ocak 2010 Cuma

Yurttan Tasarım Meseleleri (10)

[Türkiye'nin Fordizm'den Postfordizm'e geçişinin resmi ağızdan duyurulmasıdır.]

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.

Anadolu Ajansı'nın 28 Ocak 2010 tarihinde geçtiği haberden alıntıdır. [Kaynak: http://www.ekotrent.com/haber/20100128/Ergun-Seri-uretiim-onemini-yitirdi.php]


ERGÜN: SERİ ÜRETİM ÖNEMİNİ YİTİRDİ

Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün, fabrikasyonun önemli olduğunu, ancak dünyanın yaşadığı değişim sonucu seri üretimin eski önemini yitirmeye başladığını belirtti.

Ergün: Seri üretiim önemini yitirdi

Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün, fabrikasyonun önemli olduğunu, ancak dünyanın yaşadığı değişim sonucu seri üretimin eski önemini yitirmeye başladığını belirterek, ''Yaşadığımız postmodern dönemde ürüne değil müşteriye odaklanmak gerekiyor'' dedi.

Ergün, Türk Tasarım Danışma Konseyi bünyesinde gerçekleştirilen ''Tasarım Strateji Belgesi ve Eylem Planı Çalıştayı''nda, Tasarım Konseyi'nin temel kuruluş amacının ülkeyi geleceğin yeni dünyasında üst seviyelere taşıyacak tasarım stratejilerinin ve politikalarının belirlenmesi olduğuna değindi.

Günümüzde ülkelerin ve şirketlerin rekabet gücünü korumada ve artırmada en önemli araçlardan birinin tasarım faaliyetleri olduğunu vurgulayan Ergün, ancak Türkiye'nin tasarım konusuna bugüne kadar gereken önemi vermekte geç kaldığını, bu nedenle gelişmiş ülkelerle aradaki açığı kapatmak için çok daha fazla emek ve mesai harcamak zorunda olduğunu ifade etti.

Bakan Ergün, ''Geç kalmış olmamız, geride kalacağımız anlamına gelmiyor. Gerekli emeği ve zihni faaliyeti ortaya koyabilirsek, potansiyelimizi açığa çıkarabilirsek bu farkı kapatabilir hatta daha ileri noktalara ulaşabiliriz'' dedi.

Tasarımın bir hedeften ziyade bir süreç, devamlılığı olan bir konu olduğunu, bu nedenle tasarımla ilgili hedeflere ulaşmanın yeterli olmadığını, ulaşılan seviyede istikrar ve süreklilik kazanmak gerektiğini kaydeden Ergün, ''Lafla peynir gemisi yürümez derler. Gerçekten de sadece konuşarak bir şeyler yapmak, bu ülkeye hizmet etmek mümkün değildir. Burada konuştuklarımızın sadece laftan ibaret olmaması için, dilek ve temennilerden ibaret olmaması için, somut adımlar atma konusunda da irademizi ortaya koyacağız'' diye konuştu.

Türkiye'nin dünyanın en güçlü ekonomilerinden biri olma hedefine işaret eden Ergün, bunu oluşturmak için gereken stratejilerden birinin tasarım stratejisi olduğunu söyledi.

-''ORTAK AKLA, BİRBİRİYLE BÜTÜNLEŞİK POLİTİKALARA İHTİYAÇ VAR''-

Tasarım politikalarının, ekonomik olduğu kadar sosyal ve kültürel faydalarını da görmek gerektiğine dikkati çeken Ergün, şöyle devam etti:

''Türkiye'nin en önemli sorunlarından birisi işsizliktir. İşsiz kardeşlerimizin sorunlarını çözmek için yeni yatırımlara, yeni ürünlere ihtiyacımız var. Tasarım sektörünün gelişmesiyle kazanacağımız rekabet gücü, istihdam artışına da önemli katkılar sağlayacaktır. Önümüzdeki yeni dönemin sunduğu imkanlardan yararlanmak için, tasarımı kalkınma hedeflerimizin, büyüme stratejilerimizin temeline oturtmalıyız. İyi tasarım faaliyetlerine imza attığımız takdirde, yeni teknolojinin öncülerinden biri olmayı başarabiliriz. Türkiye olarak, farkımızı hissettirecek tasarımlar ortaya çıkarmak durumundayız. Ancak bu şekilde giremediğimiz pazarların kapıları Türkiye'ye açılacaktır. Bu nedenle önümüzdeki dönemde, yeni ve özgün tasarımlarımızla uluslararası piyasalarda 'biz de varız' demeliyiz.''

Son dönemde gittikçe önem kazanan tasarım faaliyetlerinin artık firmaların gündemine girmeyi başardığını dile getiren Ergün, birçok firmanın bu konuya titizlikle eğildiğini ve oldukça başarılı sonuçlar elde ettiğini söyledi.

Sanayi ve Ticaret Bakanı Ergün, ''Ancak tek tek bireylerin veya firmaların çalışmalarıyla bir yere varmak oldukça zordur. Tasarım konusunda ortak bir akla, birbirleriyle bütünleşik politikalara ihtiyaç vardır. Böyle kapsamlı çerçeveleri oluşturabilirsek, bu münferit çalışmaların ekonomiye etkisini daha belirgin hale getirmek mümkün olabilir. Bir firmanın veya bir şahsın tasarım çalışmalarına olduğu kadar, ortak bir Türk tasarım anlayışına da önem vermeli, böyle bir anlayışı iş dünyamızın temel özelliklerinden biri haline getirmeliyiz'' şeklinde konuştu.

-''ÜRETİM FABRİKALARDA DEĞİL ZİHİNLERDE YAPILIR''-

Türkiye'de yıllarca sanayinin sadece üretim olarak algılandığını, üretim gibi geniş bir alanın sadece fabrikada yapılan bir faaliyete indirgendiğini ifade eden Ergün, konuşmasını şöyle sürdürdü:

''Üretim sadece fabrika aşamasını içermiyor. Kalite yönetiminden tasarıma, pazar araştırmasından ambalajlamaya, satış sonrası hizmetlerden pazarlamaya kadar birçok alan, aslında üretim sürecinin birbirlerinden ayrılamayacak parçalarıdır. Yaşadığımız küresel kriz de bu gerçeği göstermiştir.

Üretimin her aşamasında başarılı olan firmalar, krize karşı daha dayanıklı duruş sergilemiş, kriz döneminde dahi başarılı olmaya devam etmiştir. Fabrikasyon elbette önemli bir şey, ancak dünyanın yaşadığı sosyal, kültürel ve teknolojik değişim sonucu, seri üretim eski önemini yitirmeye başlamıştır. Yaşadığımız postmodern dönemde, ürüne değil müşteriye odaklanmak gerekiyor. Ürününüzün niteliğini ve geleceğini müşterinin memnuniyeti belirliyor. Artık her ülke hatta her birey, aldığı üründe kendi beğenilerini daha fazla görmek istiyor, ürünü kişiselleştiriyor, kullandığı ürünle kendi kişiliği arasında sıkı bir bağ kuruyor. Önümüzdeki süreçte artık sanayiyi bir üretim değil, tasarım süreci olarak ele almak zorundayız. Şunu unutmayalım, üretim fabrikalarda değil, zihinlerde yapılır.''

-''TASARIM BAŞVURULARI 6 BİN 300'E ULAŞTI''-

Sanayi ve Ticaret Bakanı Ergün, Konsey çalışmalarının özellikle Türkiye'de işletmelerin yüzde 99,8'ini oluşturan KOBİ'ler üzerine odaklanmasının önemli olduğunu vurgulayarak, ''Şunu herkesin bilmesi gerekir; Türkiye, eski usul ve yöntemlerle gelebileceği seviyeye gelmiştir. Eski yöntemlerle belki bir miktar daha ilerleyebiliriz ama büyük ülke olma hedefimize ulaşamayız. Eski köye yeni adet getirmekten korkmayalım. Bununla da yetinmeyip eski köylerin yanına yeni köyler kuralım'' diye konuştu.

Nihat Ergün, Türkiye'de son yıllarda tüm sınai mülkiyet başvurularında olduğu gibi tasarım başvurularında da önemli artışlar yaşandığını, 2002'de 3 bin 800 olan başvuru sayısının yüzde 65 artarak 2009 yılında 6 bin 300'e, 20 bin olan tasarım sayısının da yüzde 35 artarak 27 bine ulaştığını bildirdi.

AA

Etiketler: , , , ,

29 Eylül 2008 Pazartesi

Kitap eleştirisi: Emotional Design, Donald A. Norman

Konstfack'ta 'Experience Design' MA programının öğrencileri olarak okuduğumuz ilk kitap bilişsel biliminsanı Donald A. Norman tarafından yazılan Emotional Design'dı. Yazarın disiplinlerarası bir biliminsanı olarak yaptığı işler arasında Northwestern Üniversitesi'nde profesörlük ve Apple gibi tasarım odaklı bir çok markaya danışmanlık yer alıyor. Kendisi genelde psikoloji ve insan faktörlerini göz önünde bulunduran ve kullanılabilirliğe büyük önem veren yaklaşımıyla tanınıyor.

Kitaptaki ana teori tasarımın üç seviyesinin olduğunu söylüyor: 'Visceral' (görünüş ve ilk izlenimlerle ilgili) 'behavioral' (kullanılabilirlik ve kullanıcı deneyimiyle alakalı) and 'reflective' (anılar, önceki deneyimlere yapılacak göndermeler, beylik tabiriyle bir ürünün "hikayesinin olması"). Yazarın bir ürünün 'iyi tasarım' ünvanını kazanması için tüm bu üç seviyede de mükemmel performans göstermesi gerektiğini savunuyor.


Norman'ın yaklaşık 15 yıl önce yazdığı The Design of Everyday Things adlı kitabında kullanılabilirliğe verdiği büyük önemden sonra, bu kez, "duyguları yabana atmışım" diyerek günah çıkardığı söylenebilir. Ürünlerle olan deneyimlerimizde psikolojik etmenlerin büyük önemi olduğunu göstermesi açısından önemli bir kitap. Yer yer, yüksek kullanılabilirliğin duygusuzluk anlamına gelmek zorunda olmadığı mesajını alıyoruz metinden. Bu açıdan metnin, Victor Papanek'in "kullanılabilirlik o ürünü ne kadar kolay ve rahat kullandığınızı anladığınızda aldığınız zevkle ölçülür" anlayışıyla örtüştüğünü de söyleyebiliriz.

Tüm bu artılara karşı, Norman'ın iyi tasarım olarak bahsettiği, teorilerini örneklemek için kullandığı ürünler üzerine söylenecek bir kaç söz olmalı. Söz konusu örnekler üç seviyede de mükemmel performans göstermek bir yana, maalesef çoğu kez ortalamayı bile geçemiyorlar. Kitabın kapağını da süsleyen Starck’ın Limon Sıkacağı'ndan başlayarak giriş yapabiliriz konuya: Norman'a göre bu çok başarılı bir ürün; ne var ki, kendisi bile ürünü yalnızca bir kez kullandığını ve daha çok kullanırsa altın kaplama kısımlarının asidik limon suyu yüzünden aşınacağını bildiğini itiraf ediyor. Hatta daha da ileri giderek ürünü yalnızca vitrininde sergilediğinden ve zaten Starck'ın da "limon sıkacağım limon sıkmak için tasarlanmadı, sohbet başlatmak için tasarlandı" dediğinden bahsediyor. Bu örneği bir çok açıdan eleştirmek mümkün: Eğer bir ürün kullanılmıyorsa, hatta kullanılması amacıyla tasarlanmamışsa, ondan alacağımız zevk sadece "visceral" (görsel ve ilk izlenim) seviyesiyle sınırlı kalmaz mı? Eğer kullanılabilirliği düşükse, bazı kısımları çabuk eskiyorsa, bu hala tasarımın tüm üç seviyede de mükemmel performans gösterdiği anlamına gelir mi? Özetle, ürünü sadece vitrinimizde sergileyerek zevk alacaksak bu tasarlanmış bir ürün mü, yoksa bir sanat eseri (örneğin heykel) midir?

Norman'ın argümanlarından bir diğeri kullanıcılar olarak ürünlerle olan "aşk ve nefret" ilişkimiz üzerine. Bu konunun "aşk" kısmına örnek olarak Mini Cooper'ı veren yazar, söz konusu ürünün "çok eğlenceli" ve "şirin" olması nedeniyle zayıf yanlarının görmezden gelinebileceğini söylüyor. Gelgelelim argümanın "nefret" kısmını örneklemek için teknolojik ürünlerle (spesifik olarak bilgisayarlarla) olan olumsuz kullanılabilirlik deneyimlerimizden sonra onlardan nefret edegeldiğimizden bahsediyor. Kanımca yazarın verdiği bu örnekler argümanını destekler nitelikte değil, çünkü bir tarafta "şirinlik" ve "eğlencelilik" gibi öznel ve görece soyut kriterlere dayanırken, diğer tarafta kullanılabilirlik ve işlevsellik gibi çok daha nesnel ve ölçülebilir kavramlardan bahsedilmekte. Eğer Norman, ürünleri rahatça kullandığımızda onlara aşık olduğumuzu söyleseydi; ya da, bir diğer alternatifle, çok çirkin ve sıkıcı olduklarında onlardan nefret ettiğimizi savunsaydı, argümanı kendi içinde çok daha tutarlı olurdu diye düşünüyorum.

Tabii ki yaptığımız bu eleştiriler kitabı küçük gördüğüm anlamına gelmiyor. Aksine, yer yer ufuk açıcı fikirlerle karşılaşıyoruz kitapta. Örneğin, tasarımcılar için adeta bir tabu olan 'kitsch' ve 'hediyelik eşyalar' üzerine çok ilginç bir perspektif sunuyor bize Norman. Yazarın sozlerini tercume edersek: “Kitsch nesneler ... sanat eseri taklidi yapmıyorlar ki—onlar sadece anılarımıza katkı yapıyorlar.” Konuya aslında bir sanatçının ya da bir estetistin gözünden bakmaya alışkın bizler için, 'hediyelik eşyalar'ı asıl işlevleri olan 'anılara gönderme yapmak'la değerlendiren, dikkate değer bir bakış açısı.

Kitabın fazlaca madde odaklı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ne var ki, madde dünyasını sadece tasarım odaklı bir yaklaşımla incelemenin yeterli olmadığını düşünüyorum. Norman'ın disiplinlerarası bir biliminsanı olduğunu düşünürsek, kendisinden yan disiplinlere ilişkin de en azından bir iki paragraf beklemek hakkımız. Örneğin reklam ve pazarlama taktiklerinin kullanıcıların yaptıkları tercihlere olan etkisinden bahsedebilirdi, zira bu konu kendisinin teorilerindeki "visceral" seviyeyi doğrudan kontrol almakla alakalı. Böylesine konulara değinmemekle birlikte, teknoloji ve politika arasında yaptığı keskin ayrımla da kanımca büyük bir ihmalde bulunuyor. Robotik alanındaki gelişmelerden ve bu konuda ortaya çıkabilecek muhtemel bir kaç etik meseleden bahsettiği bölümlerde, yazar, toplumsal sorunlara yol açanın teknoloji olmadığını savunuyor. Eğer böylesine sorunlar ortaya çıkıyorsa bunların çözüleceği mecranın siyaset ve sosyal bilimler olduğunu söylüyor. Sanırım, profili göz önünde bulundurulduğunda kendisinden, büyük resmi gören, çok daha kapsamlı bir bakış açısında sahip olmasını beklemek hakkımız.

Yukarıda bahsettiğim bir kaç nedenden dolayı, kitabın, tüketim toplumu bireylerinin günümüzdeki olası etik ve ekolojik vicdan azaplarına karşı bir ilaç görevi gördüğünü söylemek mümkün. Tüm bunlara karşın, kitabın sonuna doğru robotik alanındaki gelişmelerden bahsetmeye başlayan yazar, biz tasarımcılara 'insan-makine' karşıtlığı hakkında, üzerine düşünmemiz gereken bir çok soru soruyor. Hakkında daha fazla araştırma yapılabilecek bir çok anahtar sözcüğe/biliminsanına/meseleye yine bu bölümlerde gönderme yapıyor yazar. Özetle, Emotional Design'ın geleneksel bakış açısını ve kalıpları gözden geçirmek isteyen tasarımcılar için çok yararlı bir kitap olduğunu—tabii ki, eleştirel perspektifimizi kaybetmeden—söyleyebiliriz.

Etiketler: , ,

7 Temmuz 2008 Pazartesi

Yeni yönetimin Londra'nın ıslahı yolunda yaptığı bir tasarım tercihi

Ben Londra'da geçirdiğim iki aydan sonra dönüş uçağımda İstanbul'a doğru yol alırken, geride bıraktığım şehrin sakinleri muhtemelen ertesi günkü belediye seçimlerinde tercihlerini kimden yana kullanacaklarına dair son değerlendirmelerini yapıyordu. En iddialı iki adaydan biri halihazırda görevde olan başkan Ken Livingstone, diğeri ise gazeteci Ali Kemal'in oğlunun torunu olan Boris Johnson'dı.

Günümüzdeki çoğu seçimde olduğu gibi kimsenin 'sevmediği' ve 'seçilmesini istemediği' aday—Hangisi? Tabii ki sağdaki.—kazandı.

Altı hafta sonra İngiliz başkentine tekrar geldiğimde törenler yapılmış, ofisler el değiştirmiş ve hatta yeni yasal düzenlemelere dair ilk adımlar çoktan atılmıştı. En çok yankı yapan düzenleme, sanırım, toplu taşıma araçlarında alkol kullanımına dair getirilen yasaktı.


Johnson'ın seçim kampanyası sırasında verdiği mesajlar yorumlandığında, Londra'yı raydan çıkmış ve çıldırmış bir kent olarak gördüğünü anlamak zor değildi. Nitekim, başkan olarak getirdiği ilk düzenlemeler de hakkındaki bu yorumu doğrular nitelikte oldu. Benim bu yorumun sağlamasını şahsen yapabilmemi mümkün kılan ise çift katlı kırmızı otobüslerde gözüme takılan çıkartmalardı.

Livingstone görevdeyken ve ben günde en az 4 otobüs değiştirirken, gözüm ister istemez başkentin şehir içi otobüslerindeki belediye çıkartmalarına aşina olmuştu. Bu çıkartmalarda 'on/off' (açık/kapalı) karşıtlığına gönderme yaparcasına, 'on' kısmı farklı renk, üstelik de kırmızı olacak şekilde 'Mayor of LondOn' (Londra Belediyesi) yazıyordu. İtiraf etmeliyim ki arada bir gözüm bu çıkartmalara takıldığında şöyle bir silkinirdim ve hafiften canlanırdım.

Ancak, ikinci gelişimde bu kez Johnson görevdeydi ve anlaşılan halkı ıslah etmek için yalnızca alkol yasağı ile yetinmemişti; Livingstone dönemindeki LondOn, artık 'on' kısmı farklılaşmayacak şekilde tek renk yazılıyordu.

Evet, bir tasarımcının aşırı hassaslığına ya da bir yabancının dikkatine sahip olduğum söylenebilir. Ancak, küçük bir grafik tasarımı detayı olarak gözükse de, renk seçimine ilişkin bu tercih değişikliği incelenmeye değer. Anlaşılan o ki—alkol yasağı ile de beraber değerlendirilirse— tasarımın 'halkı ıslah' yolunda bir araç olarak görüldüğü ve gücünden faydalanıldığı gerçeğiyle karşı karşıyayız.

Etiketler: , , ,

15 Mayıs 2008 Perşembe

Yurttan Tasarım Meseleleri (3)

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.


DUYGULARINI İŞLEDİKLERİ HASIRLAR GEÇİM KAYNAKLARI
-Birgün Gazetesi, 6 mayıs 2008-

Yayla yaşamında önemli bir yeri olan kamıştan yapılan hasırlar, kadın koçerlerin geçim kaynağı oldu. Acılarını, sevdalarını, doğaya olan özlemlerini hasırlara yaptıkları motiflerle anlatan kadın koçerler, sattıkları hasırları yaylalara çıkarak kullanmayı umut ediyor. Kıl çadırların ara bölmelerinde kullanılan hasırlar ilçe merkezinde de damlara kurulan tahtların etrafını kapatmak amacıyla kullanılıyor. Acılarını, sevdalarını motiflere yansıtan koçer kadınlar, geçimlerini sağlamak amacıyla yaptıkları hasırları, operasyonların son bularak yaylada kendilerinin de kullanmasını umut ediyor. DİHA

Etiketler: , , , ,

7 Mayıs 2008 Çarşamba

Yurttan Tasarım Meseleleri (2)

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.

6 mayıs 2008, DİHA - İzmir'in Menemen'e bağlı Asarlık Beldesi'nde sokaklarda kanalizasyon olmaması vatandaşları isyan ettirdi. AKP'li Belediye Başkanı Alaattin Aksak'ın kendilerine "Siz DTP'ye oy veriyorsunuz. Gidin onlar yapsın kanalizasyonunuzu" diyerek hizmette ayrımcılık uyguladığı iddia edildi.

Genellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan göç eden Kürtler’in yaşadığı Menemen’in Asarlık Beldesi’ndeki vatandaşların kanalizasyon sorunu yıllardır bir çözüme kavuşturulamadı. Göç ve yoksulluğun getirdiği sıkıntıların ardından, bir de en doğal kamu hizmetlerinden faydalanamayan vatandaşlar, AKP’li belediyenin yıllardır yaşanan kanalizasyon sorununu DTP’ye oy verdikleri için çözmediğini öne sürdü. Yeşilpınar mahallesinde ikamet eden vatandaşlar, kanalizasyon atıklarının mahalle kenarında kendiliğinden oluşan bir dereye biriktiğini, çocukların bu derede oynadığını ve yoksul kadınların da halılarını burada yıkadığına dikkat çekti. Hasta olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan vatandaşlar, sorunun bir an önce çözülmesini isterken, sorunu daha önce belediyeye ilettiklerini ancak hiçbir çözüm üretilmediğini kaydetti.

‘BAŞKAN AYRIMCILIK YAPIYOR’

Kanalizasyon sorunuyla karşılaşan birçok insan gibi evinin bahçesine çukur kazarak geçici önlemler alan Nedime Üste adlı vatandaş, belediyeye iletmek üzere defalarca imza topladıklarını, fakat şimdiye kadar hiçbir olumlu adım atılmadığını söyledi. Üste, Belediye Başkanı Alaattin Aksak’ın kendisine “Siz DTP’ye oy veriyorsunuz. Senin oğlun DTP yönetiminde, gidin onlar yapsın kanalizasyonunuzu. DTP’ye oy verenlere hizmet yok” dediğini öne sürdü. Atıkların biriktiği dere kenarında yaşayan Üste, koku ve zararlı canlıların yanı sıra mahalledeki çocukların sağlığının tehlikede olduğuna dikkat çekti. Üste, vatandaşlar olarak ellerinden gelen tüm demokratik haklarını kullandıklarını belirterek, belediye başkanı Aksak’ın Kürtlere ve özellikle DTP’ye oy verenlere ayrımcılık yaptığını belirtti.


-Kanalizasyon atıklarının mahalle kenarındaki dereye birikmesi, vatandaşları hasta olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor.-


Yaklaşık 3 yıldır burada ikâmet eden 2 çocuk annesi Songül Üste, bir anne olarak çocuklarının sağlığından endişe duyduğunu belirtti. “Bu şartlarda yaşamaya hangi insan layık görülür? Baştakilere sesleniyorum” diyen Üste, sorunun bir önce yetkililer tarafından çözülmesini istedi. Üste, taleplerinin en doğal insan hakkı olduğunu vurgulayarak, “Biz kimseye yalvarmıyoruz. Belediye vatandaşların haklarını vermek zorunda. Ama Aksak, koltuğa sanki kendi kendine gelmiş. Bu millet onu oturttuğu gibi indirmeyi de bilir. Biz mahalleli olarak bu sorun çözülene, insanca yaşama layık görülene kadar bu işin peşini bırakmayacağız” dedi.

Etiketler: , , ,

3 Mayıs 2008 Cumartesi

Yurttan Tasarım Meseleleri (1)

Ulusal basında karşılaştığım günlük haberlerden, üzerine tasarımın da söyleyecek bir sözü olabileceğine inandıklarımı "Yurttan Tasarım Meseleleri" başlığı altında bu blog'a taşıyorum.


Kuraklık Artık Kavga Sebebi
Birgün Gazetesi, 2 Mayıs 2008

Türkiye’nin genelinde olduğu gibi Güneydoğu Anadolu bölgelerinde etkili olan kuraklık, farklı sorunlara neden olmaya başladı. Tarlalarını sulamak için su bulamayan köylüler, DTP’li İl Genel Meclisi üyelerinin yardımıyla kanserojen madde olduğu için geçen yıl yenilenerek tamamlanan 35 yıllık içme suyu şebekesinin borularını kırdı. İçme suyu borularının sulama boruları haline getirilmesinden dolayı su ihtiyaçlarını şebekelerden karşılayan Hazro, Silvan ve Bismil ilçelerine bağlı 15 köy susuz kaldı. Su sorunu köyler arasında kavga gerekçesi oldu.

ÇÖZÜM İÇİN TOPLANTI DÜZENLENDİ

Boruların çıkartılması ile su sorunu yaşadıklarını belirten Diyarbakır’ın ilçelerine bağlı 45 köyün muhtarı DTP Diyarbakır İl Genel Meclis üyeleri ve Beritan Aşireti Kooperatifi Başkanı Fazıl Yazıcı ile toplantı düzenledi. Toplantıda sorunların çözümü için 3 ilçeye bağlı 5 köy muhtarının yer aldığı bir heyet oluşturuldu. Su şebekesinin bulunduğu köylerde incelemelerde bulunacak olan heyet, su borularının kırılması ile başlayan sorunu çözmeye çalışacak.

KURAKLIK KÖYLÜLERİ ÇARESİZ BIRAKTI

Berti Aşireti Kooperatifi Başkanı Fazıl Yazici, kuraklık sorununa dikkat çekerek, “Su boruları bazı köylüler tarafından kırılmış. Bu nedenle, Bismil’e bağlı 15 köy susuz durumda. Köylerin yeniden suya kavuşması için, toplantı yaparak, heyet oluşturduk. Heyet önce köylülerle görüşecek. Ancak köylüler aynı tavrı devam ettirirse, yasal yollara başvuracağız” dedi. DTP’li İl Genel Meclis Üyesi Emine Özer de, Salat Suyu Şebekesi’nin yıllardır kullanılmadığını belirterek, “2004 seçimlerinde parti olarak İl Genel Meclisi’nde çoğunluğu sağlayınca projeyi tamamladık. O zaman anket yaptık köylüler arasında ve en acil sorunun su sorunu olduğunu tespit ettik. 14 aydır köylüler hiç su sorunu yaşamıyordu. 15 köy şuan borular kırıldığı için eski suyu kullanıyor. Bu sorunu en kısa sürede çözmek için çalışacağız” dedi. DİHA

Ankara’nın mahalleleri kanalizasyonsuz, susuz

Ankara’nın Gölbaşı ilçesinde Büyükşehir Belediyesi sınırlarına girerek ‘mahalle’ statüsüne kavuşan bazı köylerde yaşayanlar, yerleşim bölgelerinde su ve kanalizasyon sorunu yaşadıklarını belirttiler. Gölbaşı’na bağlı Örencik Mahallesi Muhtarı Şavaş Karagöz, bölgelerindeki yerleşim birimlerinin su, kanalizasyon ve yol sorunu bulunduğunu söyledi. Kanalizasyon olmamasına rağmen buradaki vatandaşların su faturaları ile ‘atık su bedeli’ ödediğini kaydeden Karagöz, köydeki yolların da acilen bakıma alınmasını istedi. Hacılar Mahallesi’nde yaşayan vatandaşlar ise köyde su olmadığını ve çeşmelerinin kuruduğunu belirterek, Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı bir ‘mahalle’ olmalarına rağmen, bir çok sorunları bulunduğunu öne sürdüler. Hacılar’ın bitişiğindeki villalarda doğal gaz kullanıldığını, ancak mahalledeki hiç bir evde doğal gaz bağlanmadığını belirten vatandaşlar, yollarının çok bozuk olduğunu ve yetkililerin sorunlarına çözüm bulmalarını istediler. Gölbaşı Belediyesi Başkan Vekili Yakup Kurtoğlu ise 2008 yılı sonu itibariyle Gölbaşı’nda susuz ve kanalizasyonsuz mahallenin kalmayacağını vurguladı.

Etiketler: , , , ,